
Evet geldik, Dune filminin devamına.
Çok hevesli olmadığım için izlemek için çok da acele etmedim doğrusu. İlk film tam beklediğim gibi değildi ama yine de kötü diyememiştim. İlk film ile ilgili yorumlarım ve roman serisi ve ilk kitap ile ilgili yazılarım ayrı tabi.
Bu ikinci filmden beklentilerim vardı ama bazı sahneler bir hayal kırıklığı yaşattı. Güzel anlar vardı, kabul ama Dune’un uyarlamasındansa Dune’umsu diyebileceğim bir film olmuş. Filmi kitaptan detaylarla değerlendireceğim. Konulara bodoslama gireceğim yani. Önceden söylemiş olayım. (Bir nevi spoiler uyarısı işte.)
İlk film Jamis ile Paul’un düellosu ile bitmişken başlangıçta Harkonnenler ile çölde yapılan dövüş ve ölülerin sularının nasıl toplandığının uygulamasını görürüz. Beklediğim cenaze töreni ve ‘Usul ölüye nem bahşediyor’ cümlesini de duymak nasip olmuyor. Bu sahneyi Jessica’nın, ölen fremenlerin suyunun siyecin su havuzuna dahil edildiğini öğrendiği andaki duygusallaşması ve gözünden damlayan yaşın Stilgar tarafından alınması ile piç edilmiş. Bir de Stilgar bu anda ‘ölüye bile su verme’ diyor. Stilgar’ı biraz daha öküz yapamaz mıydınız?
Stilgar. Önce ondan bahsedeceğim. Javier Bardem tip olarak iyi, hoş, uymuş. Konuşması da çok doğal geliyor. Amma velakin, bu Stilgar romandaki Stilgar mı? Romandaki Stilgar’ın ağırlığı, dine inansa da siyeç lideri olarak herkesin kanına göre şerbet vermeyi bilmesi, aslında dini de işine geldiği gibi kullanan pratik bir lider olması, filmdeki telaşlı dini fanatikten çok uzak.
Gurney ise bu filmde de çok es geçilmiş. Gurney’in Paul ile tekrar karşılaşması sahnesi, Paul’un ukalaca ‘adımlarından tanıdım seni’ demesi ile biraz hırpalanmış. Gurney’in onlara ihanet ettiğini sandığı için Jessica’yı öldürmeye çalıştığı an ve Jessica’nın onu bağışlaması sahnesi de komple yok. Gurney hoop diye gelip siyece giriyor yani. Gurney ile Stilgar arasındaki Paul’un yanındaki duygusal konum gerilimi de es geçilmiş.

Jessica. Sanırım birazcık da olsa Jessica’nın başrahibe olma sahnesini sevdim. Ama potansiyelinin çok altında bir sahne olmuş yine de. Karnındaki bebeğin maruz kaldığı dehşet, daha bir fetüs iken atalarının yaşamlarını görmüş ve uyanmış olan bir canlının varlığı söz konusu olduğunda, hamile iken rahibelik testine girmenin en büyük Bene Gesserit yasaklarından biri olması normal. Ama bunun da eski rahibenin ‘biz ne yaptık!’ figanından başka bir işaretini göremeyiz. Çok eksik. Bunun dehşetini sadece bu sahne ile romanı okumayan anlayabilir mi? Annelerinin ve onların annelerinin başlarına gelen herşeyi daha fetüs iken öğrenmek.
Aynı zamanda Bene Gesserit’lerin zehirleri kendi içlerinde pasifize edebilme yeteneklerini de Paul dile getirince anlaşılabilecek halde sunmuşlar. Belki romanlardan dolayı bu bilgi bana şaşırtıcı gelmedi ve sunum şeklini beğenmedim. Belki romanları hiç bilmemiş olsam, sahneyi anlamak için böyle bir açıklama gerekecekti. Bunu bilemedim. Bundan sadece yarım puan kıracağım. Ama ritüeldeki, başrahibenin özsudan panzehiri yapıp kabile içindeki transı sağlaması da hiç değinilmeden uçmuş gitmiş oluyor. Bu trans esnasında yoğun bahar ile aslında tüm kabile toplu bir sanrı içine girip, gelecekten bir kuple görebiliyor oluyorlardı.

Ve Chani. Chani ya… Chani’nin canlandırılışı o kadar kötü olmuş ki. Chani için seçilen yol, onun Fremenlerin dinine inanmayan, sadece Fremenlerin gücüne inanan bir Fedaykin olması olmuş. Hatta bir ara kenarda arkadaşları ile oturmuş çekirdek çitlerken, dine inanan Fremenlerle dalga geçiyorlarmış gibi gözüküyordu. Chani! Romanda rahibe adayı gibiydi Chani. Paul’ün Mesih’liği efsanesinin yayılması için ona meydan okuyanlarla bile kendi dövüşen Chani. Paul’e sonsuz inanan ve güvenen, ama aynı zamanda kendi kararlarını alan Chani. Paul’e Mesih olarak değil, bir lider olarak inanan Chani. Filmde sürekli öfkeli, bir türlü Paul’e güvenmeyen, hele hele en sonda Prenses Irulan ile evleneceğini söyleyen Paul’e bir de trip atıp kendini çöllere vuran hali içler acısı. Hani Jessica’nın en etkileyici sözleri. ‘Oysa biz, Chani, biz odalık adını taşıyanlar… tarih bizi zevceler diye anacak.’ Hani? Nerede? Üstelik bir de Paul’un görülerindeki hali var. Yanlış hatırlamıyorsam Paul geleceğinde gördüğü bütün kıyımlarla ilgili suçluluğunu Chani’nin başına gelecek ölümden kurtarmak için kabulleniyordu. Chani için. O yaşasın diye. Filmde ise bu geleceği kabul edersem Chani de ölecek gibi bir cümle geçti.

Jessica ‘nın canlandırılışında da bir tutarsızlık var. Romanda Jessica’nın oğlunun Kuisatz Haderah olabileceği hayalini taşıdığını biliyoruz ama aynı zamanda Fremenler arasında dini kullanarak bir konuma gelmeye çalışmasının olası tehlikeleri hakkında onu uyaran hep Jessica olmuştu. Hayatta kalmak için kullandıkları bu yolun aşırıya gitmesinden yana değildi. Filmde ise Paul’u bu yola, karnındaki çocuğu bile kullanarak itmeye çalıştı.
Paul’e bir Bene Gesserit meseli aktarmıştı: “Din ve
Dune
politika aynı arabaya bindiğinde, arabayı sürenler yollarında
hiçbir şeyin duramayacağına inanırlar. Paldır küldür gitmeye
başlarlar… gittikçe hızlanırlar, hızlanırlar, hızlanırlar.
Karşılarına engeller çıkabileceği düşüncesini akıllarına bile
getirmezler ve gözü kapalı koşturan bir adamın çok geç
oluncaya dek uçurumu göremeyeceğini unuturlar.”

Filmin güzel anları yok değil. Çöl de solucanların gelişleri, onlara binişler güzel çekilmiş. Solucanları çağırmada kullanılan gümlerler de hoş yapılmış. Zaten herhalde farkındalar ki zırt pırt gümler sahnesi koymuşlar. Fremenlerin güneydeki siyeç toplantısındaki o kalabalık hali, Paul’un onların arasından kalabalığı kızıldenizi yarar gibi ayırıp geçmesi etkileyici sahneler. Dini fanatiklik ve Mesih’lerinin emri ile savaşa atılma sahnesi de oldukça güzel çekilmiş. Ama mesela Tabr siyecine saldırıda kadınların ve hatta çocukların bile kendilerini Sardokar askerlerinin üzerine atarcasına saldırı yapmaları gibi detaylar hiç yok. Sardokar askerlerini bile korkutan bir manzara olacaktı bu.

Çocuk oyunculara da para ayırmamışlar galiba. Çünkü normalde filmin finaline kadar birkaç sene geçmiş olması ve doğal olarak da 9 ay süren hamileliğin çoktan bitmiş olması gerekeceğinden, doğmuş olması gereken Alia anasının karnında kalmış. Yani Paul’un Fremenlerin arasına dahil olması ve Harkonenleri yenmesi de 7-8 ay içerisinde gerçekleşmiş oluyor. Çok acele dostlarım, çok acele…
Bu kadar acele olduğu için Chani ve Paul’un, doğmuş olması gereken ve sonrasında Sardokar’ların siyeç baskını sırasında öldürülecek olan ilk oğulları da devre dışı kalmış oluyor. Halbuki bu ölen ilk çocuk hikayenin devamı için kritik bir katalizör olacaktı. Bu da elden gitti.
Baron Harkonen’in küçük yeğeni Feyd Ruatha ‘da görsel olarak biraz değişik resmedilmiş. Fiziksel görünüşü için tercihler bir yana, neden Harkonen’lerin hepsinin kel olarak görselleştirildiğini bilemedim. Sanırım tipleri ‘bakın bunlar kötü’yü izleyici ayırt edebilsin diye özellikle yapılmış.
Prenses Irulan’ı Florence Pugh canlandırmış. Varlığı yokluğu bir diyebilirim. Romanda da kendini beğenmiş ve biraz soğuk olduğu ifade edilmiş olsa da filmde bir Bene Gesserit’den çok Mentat havası taşıyordu.

Paul ‘ü canlandıran Timothée Chalamet’i pek sevmem ama ilk filmdeki henüz tıfıl hali ile büyüyecek Paul’e bir zemin sağlamıştı. Bu ikinci filmde beklentim biraz daha hacimli olması idi. Varlığının sahneyi doldurmasını beklerdim. Ama hem zaman akışının romandan farklı olması (seneler değil, sadece aylar geçmesi) hem de Paul ve Jessica’nın Fremenlere dahil olma şeklinin farklı uyarlanmasından dolayı epey bir hava kaybetmiş. Bacaklarını iki yana açıp, bağırıp çağırması pek etkileyici değildi ama alnından damar çıkan oyunculardan, bunun verdiği bir karizma havası da var, tamamen hakkını yemeyeyim Timothee’nin.
Romanda Paul ve Jessica’nın Fremenler arasına kabul edilmesinin en önemli sebeplerinden biri Bene Gesserit’lerin dövüş metodlarını bilmeleri ve bunu Fremenlere öğretmeyi kabul etmeleriydi. Jessica’nın rahibe olmayı kabul etmesi sonraki aşama olmuştu. Ayrıca Paul’ün bekledikleri Mesih olma illüzyonuna kanmalarının bir diğer sebebi de Paul’un onların adetlerini onlar söylemeden biliyor olmasıydı. Filmde ise her ne kadar çabuk kavrıyor olsa da, Chani’nin eğitimine ihtiyaç duyan bir Paul görüyoruz.
Paul’ un Muaddib olarak Harkonnenlerle sinsi sinsi gerilla savaşı yapması, Fremenlerin savaşlardaki acımasızlık ve kendini feda etme ritüelleri, Harkonnenlerin derilerinden davul yaptıran Muaddib ‘in vahşeti belki de izleyici korkutmamak için dahil edilmemiş. Muhtemelen de günümüzde Orta Doğu da yaşanan olaylardaki vahşeti ve korkuyu hatırlatabileceği için bu tercih edilmiş. Haklı olabilirler. Ama Fremenlerin neler yapabileceklerini romanlardan okuyup tasavvur edenler icin film yetersiz kalıyor gibi geldi. Fremenler sadece sayıları epey fazla olan fanatik çöl savaşçıları gibi kalmışlar.
Arrakisden gemilere binip evrene açılan Fremenlerin, melanj bağımlısı gezegenleri nasıl dize getirecekleri de bu yüzden biraz ortada kalmış. Dini fanatiklik ve zaferle tasmaları serbest bırakılan bu savaşçıların inanç uğruna yapılan savaşlarda gezegenler üzerinde olacak etkilerini bir düşünün. Film bunu pek düşündürtmedi sanki. Açlıktan ölen insan silüetleri bunu yansıtmaya yetmedi. Ya da en azından bence yeterli değildi. Bunlar hep romanın alt katmanlarında yer alan noktalar ama Arrakis deyince aklıma ilk gelen cümlenin izdüşümünü izlemek isterdim.
Tanrı, Arrakis’i müminleri eğitmek için yarattı.
Dune
Bu cümleden sonra böyle bir gezegende şekillenmiş insanların, savaştıkları diğer gezegenlerdeki insanlara neler yapabileceklerini düşünmek ürkütücü.
Film hakkında izler izlemez, sıcağı sıcağına birşeyler yazmak istedim. Üzerinden bir-iki gece daha geçtikten sonra yeniden düşündüğümde, hala ağzımda keyifsiz bir tat bıraktı. Biliyorum Dune gibi bir romanı film yapmak çok zor. Üstelik romanları sevenleri tatmin edebilecek bir film yapmak imkansıza yakın. Bu da öyle olmuş. Benim için özellikle çıta çok yüksek. Bu sebeple kısmen filme haksızlık yapıyor olabilirim. Ama benim için bu sadece Dune’umsu olabilir.
Belki sonra biraz daha yazmak isteyebilirim. Şimdilik bu kadar.
© Site içerisinde yazıların tüm hakkı saklıdır.
👏🏻👏🏻❤️