Sırça Fanus – Jar Bell – Sylvia Plath

Daha önce de başka bir kitapla ilgili yazarken belirtmiştim. Bazen belli bir kitabı okumak, filmi izlemek istersiniz ama bir türlü fırsat olmaz. Ta ki “o an” a kadar. Şöyle dersiniz. Bunu bu zamana kadar neden yapmadım. Neden okumadım, neden izlemedim. Ama aslında o an, o zaman dilimi o eserle karşılaşmanız gereken zamandır. Öncesi veya sonrası değil.

Sylvia Plath’ın Sırça Fanus’unu okuduğumda bu hissi yaşadım. Bir an, bu kitabı daha önce okumam gerekiyordu diye düşündüm. Bir an. Sonra şunu düşündüm. Depresyonla geçirdiğim onca zaman dilimi içerisinde bu kitabı okumuş olsam, yazarın hayatını okumuş olsam bu bana ümit verecek bir kitap olmayacaktı. Hayatımın şu anında, direncim zayıf olsa da farkındalığımın artmış olduğu anda daha özgür bir pencereden bakıp, okuyup, değerlendirebilirdim zaten.

Sessizlik bunaltıyordu beni. Sessizliğin sessizliği değildi bu Benim kendi sessizliğimdi.

Sırça Fanus Sylvia Plath’ın basılmış tek romanı. Ölmeden, daha doğrusu kendi hayatına son vermeden ancak kısa süre önce basılabilmiş. Yarı otobiyografik. Kendi hayatından, bunalımlarından, deneyimlerinden büyük izler var. İsimler, yerler değişik. Bir burs kazanarak New York’da bir staj çalışmasına gitmiş bir genç kız olan Esther Greenwood’un önce New York’da yaşamını izliyoruz. Orada tomurcuklanan hayattan bağının kesilmeye başlamasını, evine döndükten sonra devam eden hayat sorgulamalarını okuyoruz. Ardından gelen intihar girişimleri, ağır tedaviler yazarın tabiri ile üstüne çöken sırça fanus’un az biraz havalanarak ona nefes aldırmasını Esther ile beraber yaşıyoruz.

Bu kent her saniye biraz daha küçülür ama insan gerçekte kendisinin küçüldükçe küçüldüğünü, yalnızlaştıkça yalnızlaştığını, bütün o ışıklardan ve o coşkudan saatte bir milyon kilometre hızla uzaklaştığını hisseder ya, onun gibi bir şey işte.

Açık söylemem gerekirse bu romanı okurken çok fazla his ile doldum. Yazarın kullandığı tasvirlerde anlatıma hayranlık duyup, heyecanlandım, öte yandan Esther’in yaşadıkları, düşündükleri ile ilgili o kadar kalbime yakın hissettiğim ifadeler oldu ki, baş karakterin yaşadığı acı, hüsran, ümitsizlik gibi duygular kalbimdeki paralel telleri titretti.

Yaşamım öyküdeki yeşil incir ağacı gibi önümde dallanıp budaklandığını görüyordum.

Her dalın ucunda tombul, mor bir incir gibi eşsiz bir gelecek beni çağırıyor, bana göz kırpıyordu.

Kendimi dalların çatallandığı noktada otururken görüyordum, incirlerden hangisini seçeceğime bir türlü karar veremediğim için açlıktan ölüyordum. İncirlerin hepsini ayrı ayrı istiyordum ama birini seçmek ötekilerden hepsini kaybetmek demekti ve ben orada karar veremeden otururken incirler buruşup kararıyor, birer birer toprağa, ayaklarımın dibine düşüyorlardı.

Yazarın bilinci kaybetme gibi basit bir durumu bile şairane demem abartı mı olur bilemiyorum ama en basit ifade ile okuyucuyu uyanık tutan bir şekilde ifade edişine nasıl hayranlık duyulamaz ki. Belki kitaplarda onlarca kez bilincini kaybeden karakter tarifi okumuşumdur ama bu şekilde, sanki bir sinemakaskop filmin içinde, first person shooter oyunlarındaki gibi gözünü açarken ki samimiyetinde ifade edilişine hiç rastlamamıştım.

Gördüğüm ilk şey birinin ayakkabısıydı.

Çatlamış siyah deriden sağlam ve oldukça eski bir ayakkabıydı bu. Ön kısmında incecik hava denklerinden oluşan bir deseni ve donuk bir cilası vardı. Ayakkabının burnu bana dönüktü. Sağ yanağımı acıtan yeşil, sert bir yüzeyin üzerinde duruyor gibiydi.

Hiç kımıldamadan, ne yapabileceğim konusunda bana bir fikir verecek bir ipucu bekledim. Ayakkabının biraz solunda beyaz zemin üzerinde yığıla kalmış dağınık mısır çiçekleri çarptı gözüme ve ağlayasım geldi. Baktığım şey kendi sabahlığımın koluydu ve ucunda sol elim cansız bir balık gibi uzanmış duruyordu.

Esther’in fiziksel yaşadıklarını ifadesi bir yana, bir de kafasının içinden geçenleri anlatımı beni daha da etkiledi. Kitabı okumadan evvel Sırça Fanus denilen şeyin ne olduğunu tam bilmiyordum. Fanus balık kavanozu gibi bir şey değil miydi? Orijinal ismi Jar Bell olan obje buydu aslında.

Bir zaman evvel Duvar başlıklı bir yazı yazmıştım. Bu kitabı okumadan evveldi. Kitabı okurken, yazarın belli bir hissi anlatışına ve benim anlattığımız hisse ne kadar çok benzediğine önce çok şaşırdım. Benim duvar dediğim o bariyeri o bir fanus olarak ifade etmiş, ve içerden dışarısını izleyebildiği için belki daha doğru anlatmış olmuş. Belki biraz daha karamsar veya genel olarak kendini hiç de sevmeyen birisi olarak. Çünkü ben kendi duvarlarım ardında bazen yalnız hissetsem de, havamı ekşimiş olarak değerlendiremiyorum doğrusu.

Çünkü nerede olursam olayım –bir gemi güvertesinde, Paris’te bir sokak kafesinde ya da Bangkok’ta – hep aynı sırça fanusun içinde kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım.

Sırça fanusun içindeki ölü bir bebek gibi tıkılıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir rüyadır.

Sadece boğucu çarpıtmaların varlığına itirazım yok. Bu ister sırça fanusun yansıma ve kırılmalarından kaynaklansın, isterse duvarlar arasından sızan fısıltıların yanlış anlaşılmasından olsun, insanın kendi kendine yorumladığı cümlelerin, çarpıtmaların acısı bazen gerçeklerden çok daha fazla olduğu gerçeğini değiştirmez.

Ama emin değildim. Hiç mi hiç emin değildim. Bir gün, bir yerde -okulda, Avrupa’da, herhangi bir yerde- o boğucu çarpıtmalarıyla sırça fanusun yeniden üzerime inmeyeceğini nasıl bilebilirdim?

© Site içerisinde yazıların tüm hakkı saklıdır.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s