Uğultulu Tepeler – Wuthering Heights – Emily Bronte Roman

Uğultulu tepeler Bronte Kardeşlerden ortancası Emily Bronte’nin ilk ve tek romanı.

Yıllar evvel okumuştum. O zamandan kalan ilk intibam pek de keyifli bulmadığımdı. O zamanlar Jane Austen türevi dönem dramalarına çok takılıyordum ve Jane Eyre ‘ı çok severken neden bunu da okumayayım ki demiştim.

Arayıp, sahaflardan birinden bulmuştum. Eski romanlara çok güzel ciltli yeni baskılar yapıyorlar ama nedense, sahaflardan bulduğum kalın karton kapalı, sararmış yapraklı hallerinin bu romanlara çok daha uygun olduğu gibi bir saplantım var. Sahaftan bulursam oradan almayı tercih ediyorum.

90’lardan hatırladığım Juliette Binonche ve Ralph Fiennes’in oynadığı bir uyarlama vardı. İzlemiştim galiba. Tom Hardy’nin de oynadığı bir tane varmış. Bunu duydum ama izlemedim. Hatta Tom Hardy’nin eşi ile bu filmde tanıştığını duymuştum. Zaten o kadar çok kere filme, diziye uyarlaması yapılmış ki, her neslin en az bir tanesine denk gelmemesi imkansız gibi. Şimdi de yeniden bir çevrimi yapılmış ama filmi izlemeden dahi oyuncuların rollere hiç uymadığı belli oluyor.

Uğultulu Tepeler’i sevmek bana çok zor geliyor. Jane Eyre’da da kasvetli anlar, talihsizlikler bol bol var ama burada romanın genelinde bir kasvet havası var. Sevecek, keyif alınacak çok az ortam bulunuyor. Sevemiyorum bir türlü.

Öncelikle mekanlardan başlarsak, anlatıcı Lockwood’un ev sahibi Heathcliff’i ziyarete gittiği ve hava koşullarından dolayı gece kalmak zorunda kaldığı Uğultulu Tepeler evi çok tekinsiz ve sevimsiz anlatılmış. Bahçesinden mutfağına, yatak odasından ahırına kadar, kitabı okurken gözümde canlanan pis, hadi pis olmasa bile karanlık, koyu sarı (ya bir şömineden, ya bir ocaktan ya da mumlardan gelen o koyu sarı ışık ama kesinlikle gün ışığı değil), köşede yatan köpeklerin olduğu ruhsuz ve sevimsiz bir mutfak.

Trushcross Grange malikanesi biraz daha sempatik geliyor anlatılanlardan. En azından doğal ışıklı, aydınlık derli toplu bir ev havası canlanıyor. Ama orada da ruhsuzluk ve bir boşluk hissi var.

Aslında her iki evin ruhu da içinde yaşayanlardan kaynaklı bir kimlik değişiminde. Buna sonra geleceğim.

Sonrasında karakterlerden bahsedelim. Ben kitabımı sahaflardan almıştım. Karton kapaklı eski bir kitap. Eski baskı kitaplarda karakterlerin bir listesi, kitabın başında bulunur. …’ın amcası, …un kızı vs. gibi basit temel bilgiler ile karakterlerin isimlerinin okunuşları bulunur. Catherine (Ketrin) gibi.

İşte Uğultulu Tepeler kitabının başındaki bu karakter listesindeki tek bir karakter bile sempatik gelmiyor. Hepsi bir arızalı. Belki romanın başlarında ölen Baba Earnshaw olabilir ama o da çocukları ve Heathcliff arasında dengesiz davrandığı ve ileride yaşananların tohumunu attığı için sıkıntılı. En azından isteyerek fesat sokmamış, sadece bilememiş diyebiliriz. İyi olmasa sokakta bulduğu çocuğu alıp, kurtarmazdı, değil mi?

Catherine kaprisli ve şımarık bir kız/kadın

Kızı biraz daha masum sayılır. Salak olması dışında.

Heathcliff kindar ve kötü kalpli

Oğlu da biraz masum sayılır. Kötü yetiştirilmiş ama annesi de ayrı bir vaka olduğu için, yine bu yaşına kadar gelmiş olması mucize. Sonradan da eziyet göre göre, artık kimse umurunda olmaz hale gelmiş.

Hindley kıskanç ve acımasız. Babanın ve ondan sonra bakanların iyi idare edememesinden ama yine de o kadar kötü olmak zorunda değildi.

Oğlu, Hareton ise bence masum. Bunun yapabileceği bir şey yoktu. Hatta Heathcliff tarafından nasıl büyütülmüş olursa olsun, iyi bir eğitim alamamak gibi, içi iyi ki kötü bir insan olmuyor. Emily Bronte’nin tek torpil geçtiği kişi olabilir.

İsabelle salak ve nankör

Edgar salak ve korkak

Nelly bence aralarında en kötüleri bu.

Bölgeye kiracı olarak gelen Lockwood isimli genç, ev sahibi ile tanışmak için evine uğrayınca tuhaf bir topluluk ile karşılaşır ve hava şartları için evde gecelemek zorunda kalınca evdeki kötü davranışlardan çok şaşırır. Sabah koşa koşa kiraladığı evine döner. O evdeki insanların tuhaflıkları ile sorgulamasında ona, kaldığı evin hizmetçisi Nelly birinci ağızdan görgü tanığı olarak iki aileye ait bir geçmişi anlatır.

Yukarıda belirttiğim gibi karakterlerin hepsi birbirinden bazen kötü, bazen aptal, bazen bencil ama Nelly en kötülerinden biri bence. Pek çok sır saklama veya laf yetiştirme sebebi ile olayları varabileceği en kötü yola sokan kişilerden biri. Çoğunlukla da kendi çıkarlarını, işini korumak için bunu yapar. Bazen bir lafı taşımasa durduk yere olay çıkmayacak, ya da bazen zamanında birisinin bir lafı duyduğunu söylese, insanlar aksiyon alacak olayla büyümeyecek. Ama bu Nelly, bazen patronuna yaranmak için, bazen yorulmak istemediği için olayların karışmasına sebep oluyor.

Catherine romanın başında yetim gelen Heathcliff ile arkadaş olması açısından iyi bir insan diye düşündürür. Onu kıskanmaz, ona bir arkadaş olur. Abisi ise babasının ilgisini kıskandığı için Heathcliff’e kötü davranır. Burada babada da suç vardır. Abinin gönlünü alması gerekirken, olayları daha da kötüye körüklemiştir.

Büyüdüklerinde ise Catherine tam bir kendini beğenmiş, maymun iştahlı gibi davranmaya başlar. Hem Heathcliff’ i sever, hem de Edgar gibi zarif bir adamın ilgisi hoşuna gider. Heathcliff ‘in arkasından konuşurken aşağılar. Aslında onunla evlenemeyecek olduğunu söylemesi Heathcliff’in iplerinin kopmasına sebep olur. Bu noktada Harsh’ın yaptığı tüm kötülükler, aşağılamalar aslında Catherine’ nin sözleri ile bir ağırlık kazanır. Heathcliff in asıl nefret ettiği Catherine’dir.

Heathcliff ise ayrı bir cins. Aşağılık kompleksli, yabani, alıngan kaba saba bir insan. Bir elmas olamayacaktır belki ama o kadar da kötü kalmak zorunda değildir aslında. Sonunda sadece intikam ile hayatını yoğuran bir zavallı haline gelir.

Kitap karanlık ve kasvetli başlar, iyice kararır. Okurken içim darlandı resmen. Hani biraz aşk, meşk olsa, seveceğim ama herkes de akraba. Yani romanda Catherine ile Heathcliff veya Catherine ile Edgar, veya Heathcliff ile Isabella, hadi bir yerde ne olursa olsunken, Catherine’nın kızı Cathy’nin halasının oğlu Linton ile yakınlaşması ayrı rahatsız edici, dayısının oğlu olan Hareton ile yakınlaşma potansiyeli ayrı bir rahatsız edici. Çok yakın akrabalık ilişkisi o dönemde normal karşılansa da, hatta belki miras yüzünden tercih edilse de, günümüze göre hoş değil.

Zaten romanda da öyle bir anlatım var ki, bu ilişkiler sevgiden çok etrafta başka adam veya kadın olmamasından ortaya çıkıyor sanki. Mesela Lockwood biraz ilgilenmiş olsa Cathy’i tavlarmış gibi geliyor.

Romanın en öndeki karakteri Heathcliff. Tam bir kötü. Tek sevgi duyduğu kişi Catherine ama onu da sevmeyi beceremiyor. Gururu yüzünden eline yüzüne bulaştırıyor. Aslında tabi insan doğuştan kötü müdür, sorusunu düşünebiliriz. Heathcliff’e özellikle Baba Earnshaw öldükten sonra çok kötü davranılır. O kadar kötü davranılmış olmasa, eğitimine devam edilse, sevgi beklediği biricik Catherine tarafından biraz daha nazik davranılmış olsa, belki bu kadar kötülük yapmaya motivasyonu olmayacaktı. Hani hristiyanların İsa birisi size bir tokat atarsa, ona diğer yanağınızı uzatın gibi bir anlatısı vardır. Heathcliff’in böyle bir Hristiyan olmadığı kesin. Aslında mezarları falan yağmalamasından din konusundaki tutumu biraz meçhul de diyebiliriz.


Evlerin verdiği hissiyatın ya da belki karakterlerinin değişiminden de bahsetmek istiyorum. İçinde yaşayan insanların karakterlerine göre sevimli veya sevimsiz gelmesinden özellikle. Lockwood kiracısı iken veya Edgar’ın ailesi yaşarken, aydınlık sevimli gelen Trushcross Grange, terkedildiğinde nasıl karanlık ve sevimsiz geliyorsa, içinde Heathcliff yaşarken Uğultulu Tepeler öylesine korkutucu gelmişti. Sonra o ölüp Cathy ve Haraton’a kalınca ise biraz ışık gelip, sevimli bir hale, içine korkmadan adım atabileceğin bir hale gelmişti.

To walk invisible filminde Emily Bronte’nin karakterinin söylediği bir sözü düşünerek okudum bu sefer kitabı. Romanı ilk okuduğum zaman bu filmi izlememiştim. Etrafımda bu kadar iyi örnek olmasa, nasıl bu kadar kötü karakterler yazabilirdim diye. Bir de Emily’nin biraz daha içine kapanık birisi olduğunu okumuştum. Etrafındaki insanların yanar dönerliklerini, güvenilmezliklerini gören her birey gibi Emily’de kendi içine sığınmış, kızgınlığını da romanındaki karakterler üzerinden atmış diye düşünmeden edemedim.

Emily Bronte ailede farklı bir karaktermiş. North and South’un yazarı Elizabeth Gaskell’in, Charlotte Bronte’nin arkadaşı olmasından dolayı o öldükten sonra onun için bir biyografi yazmış. Orada Emily’den de Charlotte vasıtası ile bildiği kadarı ile biraz bahsetmiş. Uzun ve inci bir figürü olduğu, kızkardeşleri üzerinde biraz daha sözü geçtiği, biraz daha vahşi bir karakteri olduğu gibi bilgiler geçmiş.

2022 yapımı Emily isminde bir film de var. Henüz izleme fırsatım olmadı. Ama bu kitaptan sonra izlemeyi gerçekten istiyorum. Bronte kardeşlerin Emily bacağı da tamamlanmış olsun.


Bir yanıt yazın