
Agnes Grey, Bronte kardeşlerin en küçüğü Anne Bronte’nin ilk romanı. İlk başta Acton Bell takma ismiyle basılmış. Zaten Bronte kardeşler olarak tanınmadan önce Bell kardeşler olarak bilinmişlerdi.
Agnes Grey tam bir klasik romantik roman çıktı. Aslında yıllar evvel okumuştum ama pek aklımda kalmamış. Biraz sıkıcıydı galiba gibi bir düşünce bırakmış bende ama bir kere daha okumak ve fikirlerimi toparlamak istedim. Aslında kitapları okuduktan sonra haklarında yazmanın bana faydası bu oluyor. O kitap ile ilgili o zaman ne düşünmüşüm, izlenimlerim ne, hatta kitabın konusu neydiyi bir yerlere yazdıkça, yazmak için düşüncelerimi odakladıkça aklımda daha çok kalıyor.
Agnes bir rahibin 2 kızından küçüğü. Ailesine maddi yardım sağlamak için mürebbiyelik işine girer ve zengin ailelerin yanında yatılı iş bulur. Para kazanmak bir yana, hayata kendi ayakları üstünde hayata atılmak da istiyordur.
Bu romanı yazarken, Anne’in kendi mürebbiyelik deneyimlerinden faydalandığını okumuştum. Hatta her biri öğretmenlik yapan kız kardeşler arasında, en uzun süreli çalışan oymuş. Tıpkı Agnes gibi 6 aylık bir sürede bir aile yanında, sonrasında ise 5 sene bir başka aile yanında yaşamış.
Romanda mürebbiye tutan zengin aileleri oldukça kötü karakter özellikleri ile anlatır. Çoğunlukla dejenere, çocukların şımartıldığı, kötü karakter özelliklerinin törpülenmesine sırf çocukları kendi seviyelerinden düşük birisi tarafından azarlanması diye engel olan, hatta sosyal statü uğruna çocuklarının kötü karakterli bir insanla evlenmesine bir ön ayak olan düşüncesiz insanlardır bu ebeveynler.
Burada bir es verip, bu notu yazarken ülkede okullarda gerçekleşen kötü olayları düşündüm. Üstteki cümleyi yazarken çocukları farklı okul seviyelerinde okuyan arkadaşlarımdan duyduklarım, özellikle veliler hakkında duyduklarım aklımda yankılandı. Kimi para verdiği için, kimi zaten kendini üstün gördüğü için çocuklarının öğretmenler tarafından disiplin altına alınmasına müdahale eden, ödev verdiği için kızan, öğrenci diğerini darp ettiği için öğrenciye kızan öğretmene kızan veliler gibi veya yanındaki çocuk özenir mi, alabilir mi diye düşünmeden en pahalı cep telefonları, onu geçtim, marka kıyafetler ile okullara gönderilen çocuklar. Maddi zenginliği üstün gören insanlar her ülkede, her zaman diliminde, her sistemde büyük problem oluşturmuştur.
Romana dönersem; Dejenere zenginler ve onlara yakınlaşmak isteyen bir takım ikiyüzlü sahtekarlar arasında, Agnes dindar, vicdanlı, fakir ve çalışkan olan iyi bir insandır.
Bu yönden bakınca çok klişedir. Agnes iyi hoştur da sinik bir karakterdir. Zenginlerin üslupsuzluğunun farkındadır ama onlara cevap vermez. Yalan söylediklerini bile bile öğrencilerine müsamaha gösterir gibi davranışlar sergiler. Hatta okurken Agnes’in pasifliği içinizi şişirebilir. Sürekli içten içe mızmızlanıp, kendisine yapılan baskılara ses çıkartmayan “iyi” insandır o. Belki o döneme, paraya muhtaç, bulunduğu işe muhtaç bir kadın olarak öyle davranması gerekiyordur, ama en azından anlatımda Agnes’in bunlara dayanmak için motivasyonundan bahsedilse, onunla daha empati kurabilirdik gibi geliyor. Yoksa elbette kendimden bildiğim gibi, bazen iş arkadaşlarına bazen patronlara katlanmak zorunda kalmak, yapmak istemediğin işi yapmak zorunda kalmak, diline gelen kelimeleri yutmak, tiksintini, isteksizliğini saklamak, gizli kıskançlıkların farkında olmak, ama açıkça cevap verememek, çünkü karşındakine o gücü vermek istememek, tüm bunlara hayatını idame ettirmek için dayanmak zorunda olmanın ne demek olduğunu biliyorum.
Agnes ilk çalıştığı ailede, annelerinin ‘çocukları ceza ile disiplin etmeyeceksiniz’ emri yüzünden çocuklar ile makul bir iletişim sağlayamaz. Çocuklar şımarıktır ve öğretmenin verdiği hafif cezaların bile anneleri tarafından ezildiğini gördükleri için onu pek dikkate almıyorlardır. Agnes’in deyimi ile mürebbiyeleri tarafından sevilmek için bile hareketlerini düzenlemek onları ilgilendirmiyordur. Ne ceza ne ödül onlar için bir motivasyon olmadığından, oldukları gibi kalmaya devam edeceklerdir. Aile çocuklarında bir ilerleme görmedikleri için Agnes’i evine geri yollarlar.
İkinci aile de çok farklı değildir. Tek iyi yanı, Agnes’in ilgilenmesi gereken çocukların kız olması ve biraz daha büyük ve laftan anlar olmalarıdır. Biri kendini beğenmiş, ilgi bağımlısı, her erkeğin ona aşık olmasını bekleyen, bir yandan da zengin bir kocanın ona mutluluk getireceğine inanan, diğeri ise erkeksi sporlardan hoşlanan, haşarı bir kızdır.
Klasik bir romantik demem, sonuçların tam tahmin ve umut edilen şekilde ilerlemesinden ötürüdür. Agnes’e öğrencileri tarafından bazı kötülükler yapıldıkça, onun hakkında hoşlandığı adama yalan söylense de, ümidimiz herşeyin yoluna gireceği, sonunda iyilerin kazanacağıdır. Gerçi dönem romanlarında olumsuzlukların yaşandığı da çoktur ama okurken umudumuz bu yönde olur. Neyse ki yazar biri üzmez.
Agnes’in hoşlandığı papaz yardımcısı Weston, zengin hoppa kızın tuzaklarına hiç kanmaz, Agnes kendi bunu sanıp üzülse de… Veya ‘ben fakir bir öğretmenim, benim neyimi beğenecek ki’ şeklinde düşüncelerinden sonra Weston’un gelip, sen benim evlenmeyi isteyeceğim tek kişisin demesi, bir genç kız fantasyasının doruk noktası değil de nedir?

Anne Bronte 29 yaşında tüberkülozdan ölmüş. Zaten kız kardeşlerin hepsi bu illetten ölmüştü. En yakın olduğu kişi olan ablası Emily birkaç ay önce ölmüş ondan. Bu kitabı okurken, bunu düşündüm. Kendi deneyimleri üzerinden yazdığı bu romanda, hiç evlenmemiş bir genç kız olarak, belki de hayali, onu olduğu hali ile, düzgün karakteri ve davranışları, mütevazi fiziği ile beğenecek dürüst bir adam bulup, evlenip, üç – beş çocuk yapmak olabilir. Annesi ve kızkardeşine yakın bir evde yaşayıp, sevdiği adamla yıllarını geçirmek. Onun için babası ve ablalarına yakın olması tabi ki. Bunların hiçbirini yapamadan, yapmaya vakti olmadan bu dünyadan göçmüş gitmiş. Geriye fikirlerinin, hayallerinin bir kısmını sunabildiği iki kitap ve şiirler bırakmış.
Böyle düşününce çok üzücü geliyor. Ölmeye yakın o an, ne yapamadığına pişmansın diye düşünmüş müdür? Yoksa dualarımı ettim, görevlerimi yerine getirdim, huzur içinde gidebilirim mi demiştir? Hayat bu yönden çok korkutucu.
Anne Bronte’nin kendi hayatında bir sevdiceği var mıydı? Merak ettim. Rahip olan babasının yardımcısı olan bir Mr. William Weightman’ ın ismi geçiyor. Aynı romandaki papaz yardımcısı Weston gibi fakirleri ziyaret eden, onlara yardımcı olmaya çalışan iyi ruhlu bir adammış. Kızlara hayatlarındaki ilk sevgililer günü kartlarını da bu adam yollamış. Her birine ayrı ayrı. Nezaketen herhalde. Charlotte’un da ona epey aşık olduğu söyleniyor. Ama kilise Anne’in karşısına oturması gibi ufak işaretlerden adamın Anne’i tercih ettiği düşülmüş. Fakirleri ziyareti esnasında koleraya yakalanan adam bir süre sonra ölmüş. Anne ise o dönemde pek çok hüzünlü şiir yazmış. Bu açıdan bakınca belki Agnes’in Weston ile evlenip, çocukları ile uzun yıllar beraber yaşamaları, Anne’in ulaşamadığı hayale bir selam gönderme şekliydi.
Bu arada romanı okurken beni huzursuz eden bir nokta da bu hasta ziyaretleri idi. Bir bölümde tüberküloz olan bir adamın evini ziyaret ettiklerinde, biraz daha kötü karakterli sunulan Papazın, evin kapısını soğuk girmesine rağmen açık tutması eleştirilirken, Weston geldiğinde evin ısısı düşmesin diye kapıyı kapalı tutması gibi detaylar, iyisin anladık da adam, aptal mısın demek istetmişti. Özellikle de Bronte ailesinin tüberküloz, bildiğimiz verem yani, kırılıp geçtiğini düşündüğümüzde o dönem acaba bulaşın nasıl olduğu ile ilgili tam bilgiler yok muydu diye düşündüm. Ama o kadar da merak etmediğim için araştırmıyorum doğrusu.
Roman fazla ilginç değil maalesef. Agnes iki eve gidiyor. İkincisinde hayatını etkileyecek insanlarla tanışıyor. Genelde pasif bir yapısı olduğu için, kendi aksiyonlarından çok, etrafındaki zengin ukala çocukların yaptıkları ve ona yaptırdıkları şeklinde olaylar gelişiyor. Kendi inisiyatif alıp çok da hareket etmiyor. Düşünceleri fıldır fıldır ama icraat az. O yüzden karakterini hem sevip hem de sinir olduğumuz anları oluyor. Düşüncelerinden hayallerinden de öylesine üstü örtülü bahsediyor ki, onunla empati kurmak bazen çok zor oluyor. Belki o hazin hayalkırıklığı hissi çok aktığı için empati kurmaya çekiniyoruz.
Aslında roman Anne Bronte ’in hayatını da düşünerek değerlendirilince daha çok anlamlı hale geliyor. Yaşadığı döneme, koşullara baktığımızda, sorunlarının hala günümüzde karşılık bulması da etkileyici. Kendi içini dökebileceği kadar dökebilmiş. Şimdinin sosyal medyası o zamanın kendine yazdığı şiirler, romanlar.
Bu roman hiç filme, diziye çevrildi mi diye de baktım. Ama konu çok durağan olduğu için maalesef hiçbir uyarlaması olmamış. Yazık bence, o kadar uyduruk konulardan diziler, filmler yapıyorlar, bence biraz doldurularak güzel bir dönem mini dizisi çıkardı bundan. Belki birisi keşfeder.
© Site içerisinde yazıların tüm hakkı saklıdır.
