Görünmeden Yürümek – To walk invisible

Bronte Kardeşlerin hikayesi

bronte2

Birazcık bile dönem dizilerini/filmlerini/edebiyatını biliyorsanız, Jane Eyre’i biliyorsunuzdur. Jane Eyre’i biliyorsanız da Charlotte Bronte’yi tanıyorsunuz demektir. Daha önce Jane Eyre üzerine bir yazı yazmıştım. –> Jane Eyre

Jane Eyre ile ilk tanıştığımda ortaokulda İngilizce okuma dersindeydim. Kısaltılmış versiyonu idi ve bir önceki yazımda belirttiğim gibi beni çok da meraklandırmamıştı. Yıllar sonra tam metni okuduğumda ve o dönemi biraz daha öğrendiğimde, yazarın ne kadar etkileyici bir karakter yaratmış olduğunu anlamıştım.

Sonra sonra Charlotte Bronte’nin kız kardeşlerinin de yazar olduklarını ve romanları olduğunu öğrenmiştim. Meşhur Uğultulu Tepeler (Emily Bronte) ve nispeten daha az duyduğum Agnes Grey (Anne Bronte) . Ama nedense bu filme kadar bu kız kardeşlerin yaşamlarını o kadar merak etmemişim.

Film Bronte kardeşlerin (3 kız kardeş ve varlığından hiç haberimin olmadığı erkek kardeş)  hayatlarını anlatıyor. Genel olarak çocukluk dönemleri uzun uzun anlatılmasa da, 4 kardeşin çocukken oyun oynarken hayal güçlerini konuşturduklarına, kendilerine karakterler oluşturduklarına değiniliyor. Birbirlerine hayali maceralar anlatıyorlar ve hatta büyüdüklerinde bile aralarında bu hikayelerdeki konulardan bahsediliyor. Kendilerine ait bir hayal dünyaları var. Ama filmde bunlara kısaca değiniliyor ve konu esas olarak yetişkin hallerinde, daha önce çeşitli işler (mürebbiyelik, öğretmenlik gibi) için baba evinden zaman zaman uzaklaşmış 4 kardeşin artık hep beraber baba evinde yaşadıkları dönemde geçiyor.

Filmin temposu biraz düşük ve açıkçası tek oturuşta değil de mola vererek izleyebildim. Ama hoşuma giden bölümleri oldu. Özellikle kendi hayatlarında yaşadıklarının kitaplarına nasıl yansımış olduğunu öğrenmek beni şaşırttı. Dönem romanlarında en çok okuduğum Jane Austen’dir ve onun hayatındaki aşk macerasının romanlarından ne kadar farklı olduğunu öğrendiğimde epey şaşırmıştım. Sanırım nispeten kasvetli romanlar olan Bronte kardeşlerin romanlarının da benzer şekilde kendi hayatlarından farklı olmasını bekliyordum.

Örneğin Emily Bronte’nin romanındaki kötü karakteri için, gözümün önünde böylesine bir örnek olmasaydı, nasıl bu kadar iyi yazardım demesi oldukça hazin olmasının yanı sıra ilginçti de. Benzer şekilde evli olduğu için sevdiği adamdan uzaklaşan bir karakteri yazan Charlotte Bronte’nin öğretmenlik yaptığı okulun müdürüne aşık olması, ve adam evli olduğu için oradaki görevinden istifa edip baba evine dönmesi veya iki küçük kızkardeşlerini okul çağında gönderildikleri yatılı okulun kötü şartlarından dolayı hastalanarak ölmeleri. Anne Bronte’nin yazdığı Agnes Grey de mürebbiyelik yapan bir genç kızın hikayesi olmakla beraber ne kadarını kendi mürebbiyelik deneyiminden etkilenip yazmış olduğunu merak ettiriyor doğrusu.

Erkek kardeşin ailede pek de sevilen bir birey olmadığı ortada. Hem alkol alışkanlığı hem de kendinden büyük bir kadına olan ümitsiz aşkı onu aile içinde hiçbir katkı sağlayamayan, kızların gelecekleri için güven duyamayacakları bir nevi parazite haline dönüştürüyor. Bir noktada kızlar kendi başımızın çaresine bakmamız lazım diyerek, Charlotte’un önderliğinde şiir ve roman yazmaya, bunları bastırmak için uğraşa girmeye başlıyorlar. Kesinlikle kızların en hırslısı Charlotte.  Okuduğum kadarı ile en utangacı da Emily’miş. Kimsenin yanına bile çıkmazmış. Ama sanırım her zaman sessiz insanların içinde daha çok fırtınalar kopmasından, Uğultulu Tepeler gibi son derece etkileyici bir roman yazabilmiş. İşin ilginç yanı bu roman ilk çıktığında pek o kadar da sevilmemiş eleştirmenlerce. Ama sonradan hikayesinin etkileyiciliği ile sarsılmaz bir yer bulmuş kendine.

Film aslında bu 4 kardeşten 3 ‘ünün yaklaşık son 3 yıllarını anlatıyor diyebiliriz. Hayatlarını bilmiyorsanız da, oldukça hazin sonlandığını anlayabilirsiniz. Hiçbiri çok uzun yaşamamış. En uzun yaşayan en büyükleri Charlotte, o da 38 yaşında çocuk doğururken ölmüş. Diğer iki kız kardeş ve erkek kardeş ise kısa aralıklarla peşpeşe tüberkülozdan kendisinden yaklaşık 6 yıl önce ölmüşler.  

Filmi izledikten sonra kardeşlerin kendi portlerine de göz attım. (Brandwell – erkek kardeşleri tarafından çizilmiş halleri) İçlerinden en güzelinin Emily olduğu, ama en utangacının da o olduğu söyleniyormuş. İnsanlardan çok hayvanlar ile arkadaşlık kurarak kendine ait bir dünya kurmuş.

The_Brontë_Sisters_by_Patrick_Branwell_Brontë_restored

– Sırası ile Anne, Emily ve Charlotte –

Charlotte o dönemin önemli yazarlarından Elizabeth Gaskell (Kuzey ve Güney, Eşler ve Kızlar romanları ile bilinen) ile yakın arkadaş olduğundan, Gaskell Charlotte öldükten sonra babasının da isteği ile onun hayatını anlatan bir kitap yazmış. Burada sadece Charlotte değil diğer kız kardeşler ile ilgili de bilgiler mevcutmuş.

Beni filmde etkileyen sahnelerden biri, sürekli isimlerinin özellikle gizli kalması konusunda hassas davranan Emily’nin, erkek kardeşlerinin karakter olarak gitgide yozlaşmasını gördükten sonra babalarının kızlarının gelecekleri konusunda içinin rahatlatılması gerektiğini söylemesi ve Charlotte’a Jane Eyre ‘ıI ve kitabın başarısını babalarına söylemesi gerektiği oldu. O dönemdeki kadınların ne kadar zorluk içinde yaşadığının en büyük kanıtı. Bir erkeğe dayanmak zorunda olmaları genel görüş. Babaları veya abileri onlara bakmak zorunda veya bir kocaları olmalı. Tek başlarına dünyada saygıdeğer bir yaşam sürmeleri çok zor. Bir kitap bastırmak için bile isimlerini erkek isimleri ile değiştirmek zorundalar. Babalarının üç kızınında kitap yazıp, bastırabilmiş, hatta Jane Eyre’ın ülke genelinde çok satanlarda olduğunu öğrendiğinde duyduğu gurur. Oğlundan sürekli hakaret ve hatta bazen şiddet gören adamcağızın kızları ile teselli bulması çok dokunaklıydı.

Aynı şekilde gizli isim kullandıkları için bir fırsatçının çıkıp kendi olduğunu söyleyerek şöhretlerini kullandıklarını duyduklarında, kendilerini ispat etmek için kalkıp Londra’ya giden Charlotte’un, kitabın yayımcısı ile görüştüğünde, adamın ilk tepkisini yanlış anlayıp, ona neden ben olduğuma inanmıyorsunuz, aksanımdan mı, boyumdan mı cinsiyetimden mi, derken gözlerinden ateşler çıkması bana Jane Eyre’ın Mr. Rochester’a aşkını itiraf ederken beni önemsiz görüyor olabilirsiniz ama benimde bir ruhum var, sizin gibi insanım ben de demesini hatırlatmış, gözlerimi doldurmuştu.

Yazar biyografisi olarak ilginç bulduğum bir film oldu “Görünmeden Yürümek”. Charlotte ancak iki kız kardeşi öldükten sonra (onlara özellikle Emily’e söz vermişti çünkü) gerçek isimlerini açıklayarak, toplumda bir yazar olarak saygı görmeye başlamış. Birkaç sene sonra da babasının arkadaşı ile evlenerek kısa süre de olsa mutluluğa kavuşmuş. Sonrasında ise daha önce söylediğim gibi hayatını kaybetmiş.

İnsan bu kardeşler gibi genç yaşlarda ölenlerin ardından, acaba yaşasalardı daha neler yazabilirlerdi/yaratabilirlerdi diye merak etmeden duramıyor.

Charlotte Bronte eserleri:

Jane Eyre (1847)

Shirley  (1848)

Villette (1853)

Profesör (1857) )aslında ilk yazdığı fakat kendi adı ile gönderip bastıramadığı romanı. Ancak ölümünden sonra basılmış.

Emily Bronte eserleri:

Uğultulu Tepeler (1847)

Anne Bronte eserleri:

Agnes Grey (1847)

Wildfell konağı kiracısı (1848)

© Site içerisinde yazıların tüm hakkı saklıdır.

bronte1


Görünmeden Yürümek – To walk invisible” için bir yanıt

  1. Geri bildirim: Jane Eyre – Cape Horn

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s