X-Men ’97

Nefesim kesildi!!!

Nasıl başlayacağımı bilemiyordum ama aklıma gelen ilk bu oldu. Bu diziyi izlerken resmen nefesim kesildi.

Fark ettiyseniz dizi dedim. Animasyon demeye dilim varmadı. Sadece animasyon değildi bu çünkü. Eğer bir sinema filmi olsaydı her bir bölüm işte böyle bir tatta olurdu. Aksiyon, romans, dehşet, ölüm, kan… Bir sinema filminin hangi aktör, hangi yönetmen olursa olsun bu versiyonu geçebileceğini düşünemiyorum.

X-men 97’ nin, 92 animasyon dizisinin devamı olarak yapılmış olduğunu duyduğumda merakım çok uyanmıştı ama beklentim normal düzeydeydi. Bu beklentilerimin çok çok üstünde, duygularımı alt üst eden seviyede bir yapım olmuş. Mükemmel diyebilirim rahatlıkla. Hem 92 serisinin gerek başlangıç gerek bitiş jeneriklerinin formatını korumuşlar, hem de üzerine yaptıkları revizyonlar ile her bölüme özel bir emek harcandığını belli etmişler.

Eski seriyi bitirdikten sonra önce eski Spider-man’i bitireyim diye düşünmüştüm ama bunun da bir bölümüne bakıyım, bir göreyim demiştim. Başladım ama bırakamadım. Harika ötesi bir dizi olmuş bu.

Karakterlerin çizimlerinin artmış güzelliği bir yana, işlenişlerindeki derinliğin boyutu inanılmaz.

X-men’i her zaman insanlar arası ilişkileri açısından farklı bir noktaya koymuşumdur. Daha canlı, daha insansı (ya da mutantsı mi demeli?) daha samimi bir anlatısı vardır. Kıskançlıklar, arkadaşlıklar, pişmanlıklar gibi duyguları işler, direkt ifade etmese bile bazen imalarla anlatır. O yüzden çok bizden gelir. Mükemmel değildirler. Güçleri olsa da hepsinin geçmişten taşıdıkları vardır, gelecekten korkuları. Hatalar yapmışlardır, daha da yapacakları kesindir. Kaybettikleri insanlar, arkadaşlar olmuştur. Kendilerini dahi kaybettikleri olmuştur. Bunun bedellerini ödemişlerdir.

Bu seride karakterler birçok farklı kademede göz önüne alınmış, canlandırılmış. 2 boyutlu bir çizgi film değil de, gerçek insanların yer aldığı olayları izliyor gibi oluyoruz. Bu da bizi gerçek olması gereken hikayelere götürüyor (–>) Burada sansüre takılma endişesinin olmaması da konuları çizgi roman tadında işlemelerinde kolaylık sağlamış olmalı.

İlk bölüm bir önceki serinin 5. Sezonun finalinden bir yıl sonrasında başlar. X-Men’ler lidersiz kalmışlardır. Her ne kadar Scott Summers yani Cyclops lider konumunda olsa da ona Profesör X’e gösterdikleri saygıyı pek göstermiyorlardır. Dünyada Profesör X’in ölümü (biz onun uzaylılar tarafından iyileştirilebilir umuduyla Shiar gezegenine götürüldüğünü biliriz ama dünyanın kalanı için ölmüştür) mutantlara karşı bir sempati oluşturmuştur. Birleşmiş Milletler mutantlara yer vermeye başlamıştır. Global silahsızlanma kapsamında mutant karşıtı silahlar, sentineller ve üretim yerleri yok edilmiştir. En azında görüntüde. Çünkü Roberto da Costa isminde genç bir mutant saldırıya uğradığında, onu kurtarmaya gelen X-men ekibine karşı Sentinel teknolojisi silahlar kullanılmıştır.

Buradan, aslında Sentinellerin, yani mutantların insan elinden olma en büyük düşmanlarının hala piyasada olduğunu anlarız. Onlarla mücadele devam edecektir.

Öte yandan, “enter Magneto” – sezon1 bölüm3’ün adına gönderme yaptım 😉 – modunda Magneto sahneye girer. Charles Xavier vasiyetnamesinde X-men malikanesini ve tüm sahip olduklarını ona bırakmıştır. X-Men ekibinin şoku bununla bitmez. İnsanlara yardımcı olan bir Magneto, mutantlara saldıranları öldürmeye çalışmayan bir Magneto, hatta askerler insanlığa karşı işlediği suçlar için onu yakalamaya geldiğinde, adil bir duruşma olacaksa geleceğim deyip, kollarını mutant yeteneğini durduran kelepçelere uzatan Magneto. Onlar kadar biz de şok oluruz. Magneto Profesör X’den aldığı mirası, adamın ideallerine kadar benimsemiş gözükmektedir.

92 serisinden sakallı bir Magneto

Bu arada ilerlemeden, yeni çizim Magneto’nun bir önceki serideki Magneto’dan çok ama çok daha etkileyici olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Magneto’yu anime de filmlerine göre hep daha havalı bulmuşumdur. Vücut olarak daha yapılı, hareketleri daha akıcı, beyaz saçları rüzgarda uçuşur, hatta ve hatta sakal bıraktığı dönemde daha da karizmatik idi.

Ama bu versiyonu inanılmaz. Yani bu yaşta bunu demek oldukça komik ama gerçekten Magneto’nun sahnelerinde gözümü ondan alamadım. (Çizgi film karakterine de yükselmezsin kardeşim). Bu versiyonda genel olarak zaten çizimler, özellikle gözlere odaklanma, mimiklerde ince detaylar o kadar başarılı ki, kim çizmiş, etmiş incelemek istiyorum. Şurası kesin ki, hem eski animasyonu hem de X-men’i gerçekten seven insanlar yapmış bunu. Ticari amaçla yapılan ile kalpten yapılan emek arasında fark o kadar belli ki.

Ne diyordum. Magneto. Çok etkileyici idi. Rogue’un onda ne bulduğunu çok iyi anlayabiliyorum. Ops.. Erken girdim konuya. Ama girmişken devam edeyim. Bu seride Rogue ile Magneto’nun bir geçmişi olduğunu, Magneto’nun magnetizma yeteneğinin, Rogue’un enerji emme yeteneğini baskıladığını ve bu sayede Rogue’un özlemini çektiği tensel yakınlığı zamanında sağlamış olduğu öğreniriz. Bu sır ikisi arasındadır. Ama Gambit bundan, ikisi arasındaki çekimden, epey bir kuşkulanır.

Magneto’nun mahkemesinde ise olaylar çok ilginç bir hal alır. Her ne kadar insanlara karşı yaptıklarını kabul etse de önce siz başlattınız der Magneto. Esas olay ise ona suikaste gelmiş adamın hedefi arasına giren Storm’un vurulması ve silahın etkisi ile yeteneklerinin kaybolmasıdır. Magneto burada o uslu havasından sıyrılır işte, tüm sinirini kelimelere döker, ama öyle basit bir ortamda değil. Mahkeme heyetini kürsüsüyle beraber kilometrelerce gökyüzüne çıkarttıktan sonra insanlığın kendinden farklı olana karşı tavırlarını, ezdikleri azınlıkları ifade eder. Çok etkileyici bir sahnedir. Zaten Magneto’nun sahneleri çoğunlukla çok etkileyici idi.

Bir de Storm ‘un punk stilinin ne kadar harika olduğundan bahsetmeliyim. 92 serisinin sadece bir bölümünde paralel bir evrende böyle punk saçlı ve Wolverine ile aşk yaşayan bir Storm görmüştük. Ki bence Wolverine şu Jean Grey takıntısından bir kurtulsa, Storm ile ikisi harika bir çift olurlar. 97 serisinde en azından ilk 5-6 bölüm Storm’un stili çok ama çok beğendiğim bir punkçı halde olmuş. Hatta ve hatta şunu belirtmeliyim ki Storm’un yerini bir kademe yükseltmişler. Öylesi bir havası var.

Birleşmiş Milletlerin, eskiden mutant köle adası şimdi ise özgür mutantların bölgesi olan Genosha’yı ülke olarak BM ‘e kabul ettiğini açıklaması ile dünyanın pek çok ülkesinden mutantlar bu adaya yönlenir. Ümit ettikleri, artık özgürce, kim ve ne olduklarının yargılanmayacağı, taciz edilmeden yaşayabilecekleri bir vatanları olmuştur.

Öte yandan Jean doğum yapmış, Scott ile oğulları Nathan’ı kucaklarına almışken kapılarına gelen bir kadın herkesi şoka sokacaktır. Yeni gelen de bir Jean’dir. Bir tanesi kopyadır. Klondur. Haydi gel buradan yak. (Tabi çizgi romanları takip edenler bu köşeye gelmezler, hatta ben sağdan soldan okuduklarımla böyle bir şey bekliyordum ama yine de etraflarındakinin nasıl tepki vereceğini görmek açısından şaşırtıcı ve heyecanlı oldu).

Nathan’ın annesi olanın klon Jean çıkması, onu klonlamış olan Sinister’in manipulatif etkisi ile kötü moda geçmesi gibi olaylar sonucunda Nathan’ın geleceği de yazılmış olur. İlerde Cable olarak gelecekten gelen bir mutant savaşçı olduğunu bildiğim için, Sinister’ın ona bulaştırdığı tekno virüsten kurtulabilmesi için geleceğe gönderilmesini bekliyordum. Bu arada Jean ve klonu telepat olmalarından ötürü hafızalarını da ister istemez paylaştıklarından, aslında kafaları epey karışık bireylerdir. Ne zaman yer değiştirilmişlerdir? Bu hatırladıkları kimin hafızasıdır? Klon Jean evden ayrılır, ama geride kafası karışık Cyclops’u bırakmıştır. Adamın durumu da zor yani. Yıllardır tanıdığı kadın ile evlenmiş, çocuk sahibi olmuş. O kadının kendi bildiği kadın olmadığını öğreniyor. Ama bir yandan da o. Kendi de yalnız büyümüş bir çocuk olarak kendi çocuğunu, her ne kadar hayatı kurtulsun diye bile olsa, terk etmiş üstelik. Peki esas Jean’in suçu ne? Uff. Çok zor psikolojiler.

Arada Storm’un yeteneklerinin kaybının kalıcı olduğunun anlaşılmasının ardından artık x-men değilim deyip, malikaneyi terk etmesi, karşısına çıkan Forge ‘un sana yardımcı olabilirim deyip onu kendi ev/laboratuvarına getirmesi olayları geçer. Forge’u 92 anime serisinde Bishop’ı gelecekten getiren makineyi icat eden/tamir eden mutant olarak biliriz. Sanırım X-Men evreni dışında Marvel’ın diğer çalışmalarında da yer almış bir karaktermiş. Pek bilmiyorum. İlk seride çok anlaşılmamış olsa da, bu seride Kızılderili kökenleri daha açık ifade edilmiş. Storm’a olan ilgisi yüzünden, onda aşk duyguları yarattığı için sevdiğim bir karakter oldu. Sadece Storm’u etkisiz hale getirmiş silahı ilk tasarlayanın o çıkması üzdü. Ama bir şekilde ortaya çıkan iblisimsi bir varlık sayesinde Storm kendi şeytanları ile savaşacak ve yeni bir stille arenaya geri dönecektir.

Genosha adası macerası ise dizinin vites değiştirdiği bir bölüm olur. Öyle böyle bir vites değişikliği değildir bu. Turboya geçer resmen. Serinin 5. Bölümü (Remember it)  uzun zaman unutamayacağım anlar içerir.

Genosha adasında idaredeki mutantlar yönetici olması için teklif sunduklarında Magneto tek bir şart öne sürer. Rogue yanında yönetici olarak kalacaksa bunu kabul edecektir. Rogue ‘un Magneto’dan bu teklifi duyduğunda çok şaşırması bir yana, bir yanda Gambit vardır. Ama Rogue’un ve Magneto’nun gözlerinde o tutkuyu görürüz (Görürüz yani, anime manime, ben gördüm). Magneto zaten ‘sana olan arzumu saklamayacağım’ der. (Magneto da karizma falan filan var, kabulüm de, abicim sen de kaç yaşındasın, kızın yaşında kadını baştan çıkartmaya çalışıyorsun, falan diyip alaturkaya geçiş yapmamalıyım. Seni kart zampara!! Bu vesile ile bir resmini daha koyayım 🙂 )

Rogue Gambit’e gidip Magneto ile geçmişlerini anlattıktan sonra bir karar verecektir. Gambit’e söylediği sözler etkileyicidir. “Elinin değdiği herşeyi yaktığını görüyorum, beni asla yakamayacaksın” Gambit ise “bazı şeyler tenden daha derindir” diye cevaplar. Yürü be Gambit. Gözümde 100 puan öne adım attın.

Gambit biraz kenarda kalmış bir karakterdir. Filmler açısından tabi. Yoksa aslında onun geçmişini biraz anlatırlar eski seride. Sempatik de bir tip olduğu için filmlerde yer verilmemiş olmasına epey bozulmuştum zamanında. Wolverine ve Rogue’dan sonra en sevdiğim, samimi x-men oydu bence. Rogue ile flörtöz atışmaları hoşuma gidiyordu. Geçmişte bir hırsız olduğu, Louisiana’lı bir Cajun (Fransız kökenli) olduğunu biliriz. Rogue’a ilk zamandan itibaren kur yapan, hatta Morph onu kandırdığında ona bir öpücük konduran bir çapkın. Yine de tatlı bir karakterdir. Serseri ve çapkın tavırları arkasında bir centilmen ve iyi kalpli bir adam yatar.

Bu arada Morph’dan da bahsetmem lazım. Morph ilk seride arada kötü olan bir eski X-men üyesi idi. Serinin sonunda artık tamamen iyi olmuştu. Bu sezonda çizimleri çok daha başarılı olmuş. Normal zamanda kullandığı yüz yerine suratsız bir figür olması biraz bana Voldemort’u hatırlatsa da, verdiği titreşim sevimli.

Genosha adasının BM ye katılma kutlamaları şenlikli, heyecanlı başlar. BM sözcüsü kadın ile Magneto arasındaki konuşma da manidardır. BM sözcüsü  “pek çok ülke bir teröristi başkan yapmaz” der ama Magneto şöyle cevap verir ”lakin pek çoğu başkanlarının terörist olmasına izin verir”!!

Burada Rogue’un tavandan süzülerek inmesi, Magneto ile sarılıp dans edişi ve öpüşmeleri… Gambit’in acı ile dudağını ısırması gibi tam bir aşk üçgeni sahneleri izlerken, bir anda patlama sesleri başlar. Dev bir Sentinel hem kendi bomba atıyor, hem de daha küçük ama yine de büyük Sentinelleri adaya bırakıyordur. Her yerde patlamalar, ölen mutantların çığlıkları. Korkunç bir sahneye geçiş yaparız. Hiç beklemediğim bir anda. Bir animenin acıyı, çaresizliği, korkuyu bu kadar iyi anlatabilmesi çok acayip. Benzer hissi Berserk’in final bölümlerinde de hissetmiştim. Ama belki güncel haberlerde sürekli izlemek zorunda kaldığımız acılar sebebi ile de bu sahneler aşırı üzücü geldi. Ölenler, kalanlar, kayıplar.

Magneto’nun ve Gambit’in yaşadıkları, bunların ve aksiyon sahnelerinin çekimleri (çizimleri) bir sinema karesinin olabileceği kadar güzel hazırlanmış. Magneto’nun gözlerindeki çaresizlik, öfke kıvılcımlarını da görebiliriz, Gambit’in “my name is Gambit, remember it” deyişindeki o alaycı ifadeyi de…

Devamında ise televizyonda bu yaşanan vahşetin sonuçlarını haberlerden izleriz. Tıpkı günümüzde dünyanın herhangi bir köşesinde yaşanmış bir trajedide olduğu gibi. İnsanlık bunu izler. Ama bir şey yapmaz.

Sezonun yarısından sonrası Charles Xavier’ın Shiar’da neler yaşadığından bahseder biraz. Bir yandan da intikam hırsı ile etrafa saldıran Rogue’un karşısına çıkan Kaptan Amerika şoku ile karşılaşırız. Zaten ilk bölümlerden itibaren, arka fonda gerek Örümcek Adam, gerek Iron Man, Hulk göndermeleri gibi sahneler olduğu için çok şaşırmasak da, yine de zıbınk diye Kaptan Amerika’nın o frizbi kalkanı sahneye girince bir şaşırdık (m). Eski serilerde en azından Örümcek Adam ‘da X-Men’e yer verildiğini hatırlıyorum. Zaten Marvel filmlerinde tüm süper kahramanlar birbirine girmişti. Animasyonda da böyle olması hoşuma gitti.

Sonuçta Genosha’da yaşananların kimin eseri olduğu, ne gibi planlar içerdiğine dair araştırmalar sürer. Magneto’nun ölmediği ama tutsak edildiği anlaşılır. BM sözcüsü kadın da bir nevi tutsaktır ama insan olduğu için ona bağlamamışlardır. Yine de Magneto’yu serbest bıraktığında onu etkileyenin ne olduğunu öğreniriz. Burada yaptığı konuşma etkileyici bir analizdir.

Genosha’da birçok şey hissettim.

Acı, keder, imkânsızlıklara rağmen savaşanlara karşı saygı.

Ama en tuhafı neydi dersen kimse şoke olmamıştı, şaşırmamıştı.

Ben bile.

Evet, korktum ama aslında çok derin bir dejavu hissi yaşadım.

Geçmiş, şimdi ve gelecek önemli değilmiş, hiç önemli olmamış gibi.

Çünkü daima aynı çirkin noktaya geliyoruz.

Olay şu ki Magneto bizi Charles’ın hiç tanımadığı kadar iyi tanıyor

Bizim daha iyi bildiğimizi biliyor.

Çoğumuz Genosha gibi trajedileri biraz dejavu olarak algılayıp normal hayatımıza devam ederiz

Ama Genosha’nın en korkutucu yanı ölümler ve kargaşa değildi. Bir düşünceydi.

Seni ezmek üzere tasarlanmış dev robotlardan kaçarken aklına gelecek tek aklı başında düşünce.

Magneto haklıydı.

Bundan sonrasında insanlar hakkında tüm düşüncelerinde haklı olduğunu bilen bir Magneto’nun artık uzlaşmacı tutum göstermeyeceği çok açıktır. Büyük saldırısını yapar. Neyse ki Profesör X dönmüştür. Yine karşı karşıya geleceklerdir.

Bu üç bölümlük final karmakarışık duygular doğurur. Yeni nesil Sentineller ile karşı karşıya kalan mutantların çatışmaları, ikiye bölünmüş X-men ekibinin birbiri ile çatışması, Cable’ın Jean Grey ile çatışması, Magneto’nun Xavier ile zihinsel çatışması ve Magneto Wolverine çatışmasının asap bozan sonu. Aksiyon o kadar canlı çekilmiş ki, gerçek gibi izleriz.

Bir sonraki sezona bizi sürükleyecek şekilde büyük bir finale yönlenir olaylar.

Gelecek sezonda neler bekleyebiliriz; Bildiğim, okuduğum kadarı ile kendime biraz atıp tutma serbestliği tanırsam, Forge’u mesela daha önce Bishop’un çağında görmüşken, onun zamanda ileriye gitme olasılığını cepte tutuyorum. Charles ve Magneto’ nun zihinsel savaşının bazı sonuçları olacağı, bu çatışmadan bir varlığın ortaya çıktığını okumuştum. Bu seriye dahil olabilir.

Son olarak bir daha Ace of Base’in Happy Nation şarkısını normal bir şekilde dinleyemeyeceğim kesinleşti. Gözümün önüne gelecek sahne çok net…

Ve, ah Gambit!!! (onun hakkındaki ümitlerimi yazmıyorum ama Rogue ile ikisini bir arada görmeyi çok istiyorum.)


Ek bir not olarak ise şunu demeliyim ki, oh be anlattım rahatladım. Benim bunu ofiste konuşacak bir kişim yok. Arkadaşlarım arasında da X-Men’i seven – benim kadar seven olduğunu pek sanmıyorum. Bu yüzden bu kadar uzun uzun anlattım velakin, içimde kalsa da çatlardım herhalde. İçimi döktüm bir nevi, rahatladım 🙂

Okuyan olduysa teşekkürler.


One thought on “X-Men ’97”

Bir yanıt yazın