Berserk – 1997 Anime serisi

90 larda anime izlemeye ve yine aynı yıllarda internette gezmeye başlayanlar için bilindik birkaç kült anime vardı. Gundam Wing, Candy Candy, Sailor Moon, Fushigi Yuugi, Neon Genesis Envangelion, Voltran gibi.

Aralarından, o zamanların kısıtlı internet ve diğer kaynaklar ile televizyon kanallarında denk gelerek izlediklerimiz vardı. Bazılarını Voltran esintili robot serisi diye çok merak etmemiş olsam da, bazılarını merak etmeme karşın bulamamış ve izleyememiştim.

Berserk aslında uzun zaman çok da merak etmediklerimdendi. Sonradan bir bakayım deyip bu sefer de Japoncasını bulamamıştım. İngilizce anime izlemek Türkçe izlemekten de beter olduğu için hiç elim gitmemişti.

Sonunda bulup izlemeye başlamam epey uzun sürdü. Berserk viking savaşçılarında bahsedilen, savaş esnasında çılgın bir moda girip, olduğundan daha da kuvvetli olup, bir nevi deli gücü gelip, etrafa saldırmak anlamına geliyordu. Ben de açıkçası güçlü bir savaşçının sihir gücü ile çatışmalar esnasında berserk moda geçtiği fantastik bir anime sanıyordum bunu. Karşıma çıkan animenin beni şaşırttığını itiraf etmeliyim. Özellikle ilk bölüm ile devamı arasındaki fark, son bölümlere doğru ise bambaşka bir hal alarak tuhaf bir maceraya evrilmesi ile kalbime değişik bir çentik attı.

Berserk, isminin sonradan Gutts (Gats, Guts çeşitli farklı yazılışlarına denk geldim. Ben Gutts’ ı tercih ediyorum) olduğunu öğrendiğimiz bir adamın bir kasabaya gelmesi ve kasabanın Baron’u ile çatışması ile başlar. Gutts’ın etrafını saran tekinsiz hava, arada beliren gölgeler, kendi kara kılıcı ile zaten gergin olan ortam, Baron’un insanüstü bir varlık olduğunun ortaya çıkması ile daha da kanlı bir dövüşe dönüşür. Savaşın sonunda ise Gutts zamanın o noktasına nasıl geldiğini, tuhaf kolyeler ile bağını düşünürken, bizi de beraberinde geçmişine götürür.

Bu dünyada insanoğlunun kaderi soyut bir varlık tarafından mı yoksa yasalar tarafından mı kontrol ediliyor? Tıpkı yukarıdan süzülen Tanrı’nın Eli gibi mi? En azından bir gerçek var ki, o da insanoğlunun kendi iradesi üzerinde bile kontrolü yok.

Hikaye Gutts’ın 15-16 yaşlarındaki haline döndürür bizi. Koca kılıcı ile güçlü savaşçılarla boy ölçüşen paralı bir askerdir. Bir çatışmadan sonra karşılaştığı ve hemen onlarla da dalaştığı Şahin Birliğinin havalı kumandanı Griffith onu birliklerine davet eder. Kabul etmeyince dövüşürler. En sonunda Gutts kılıç ve güç dövüşünde Griffith tarafından yenilgiye uğradığını kabul edip birliğe katılır.

Burada hikayenin Gutts üzerinden anlatılmasına karşın, esas adamımız Griffith ile tanışmış oluruz. Animelerde güzel erkek karakterler çoktur. Gundam Wing’in yakışıklısı Zechs Merquise, Sailor Moon ‘un Mamoru Chiba’sı, Candy ‘nin Terry’si gibi. Hatta anime gruplarında onlar hakkında epey geyik çevirmişliğimiz de vardır.

Griffith de anime tarihinin fiziken güzel adamlarından biriymiş diyebilirim. Beyaz uçuşan saçları, keskin mavi gözleri, bembeyaz kaslı vücudu, çelik gibi sağlam iradesi, kılıç ve liderlik becerileri ile göz dolduran mükemmele yakın bir karakterdir. Açık olan tek handikapı kurduğu hayallere olan bağımlılığıdır. Bağlılık derdim ama hayalleri uğruna herşeyi göze alması, en azından görünürde öyle gözükmesi ona biraz soğuk ve hesapçı bir hava verir.

Animenin ilerleyen bölümlerinde Grifith’in amacı için neler yapabileceğini daha iyi görürüz. Ama çevresindeki “asil” sınıftakiler o kadar aşağılıktır ki, onun yaptıkları, kendisini korumak ve ona ihanet etmeye çalışanları dize getirme amacında gözüktüğünden aşırı göze batmaz. Hatta kendi için hazırlanmış kumpaslardan öngörüleri ile kurtuluşlarını takdir ederiz.

Burada hikayeye bir es verip, ilk bölümün mistik havasından apayrı bir 20-22 bölüm geçtiğini söylemek isterim. İlk bölümden sonra beni oldukça şaşırtan bu olmuştu. İlk bölümdeki kanlı başlangıç, bunu takip eden baronun şeytani bir yaratık çıkması ve savaşın ardından diğer her bölümde böylesine bir tuhaflık beklemiştim. Bir-iki bölüm buna benzer tuhaflıkları içermiş olsa da, yine de çoğunlukla ortaçağ dönemi bir kılıç dövüşleri serisi olarak ilerledi. Oldukça kanlı bir seri olarak.

Görsel olarak kanlı anlatımı, kılıçların her uçuşunda insanların paramparça edilmesi, animeyi izlerken aklıma Spartacus dizisini getirdi. Spartacus dizisini izlediyseniz, kanların fışkırdığı, uzuvların parçalandığı dövüş sahnelerinin görselleştirme stilini bilirsiniz. Bu anime de bu tarz görselleştirmeler için iyi bir örnektir. Zaten Hollywood’un animelerden görsel aşırma yaptığı çokça bilinen bir gerçektir. (bkz. Matrix)

Gutts zorla katıldığı takıma alışmış, yanında dövüştüğü adamlarla arkadaş hatta bir nevi aile gibi olmuştur. Griffith ve Gutts arasında da farklı bir dostluk vardır. Casca ismindeki kadın savaşçı bu yakınlığı kıskanır ve bunu söyler de. Gerçekten de Griffith takımındaki kimseye göstermediği bir özen gösterir Gutts’a. Bu çok ortada değildir, herkes farkında olmaz, ama Casca gibi Griffith’e bir ilah gibi bağlı kadın için bu gözle görünürdür. Hatta daha ilk başta takıma daveti bile bir farktır. Hiç kimseyi daha önce bu şekilde davet etmemiştir Griffith. Casca bu özeni, bu ilgiyi kıskanır ve sebebini anlamaz.

Griffith Gutts’ı ilk paralı askerken, herkesin korktuğu bir şövalye ile korkusuzca dövüşmek için öne çıktığında görmüştür. O zaman sessizce ama ilgiyle izlemiştir onu. Aralarına katılmasını istediğinde de Gutts’ın gücünün onu yukarılara taşıyabileceğinin farkındadır. Gutts’ın ise bir amacı, hedefi yoktur. Hatta Griffith’in ilk bakışta tespit ettiği gibi dövüşlerde kendini zora sokup, kılıcı ile önünü açmayı tercih etmektedir. Hayatta kalmasını kılıcı ile sağlamaktadır. Gutts doğumunun travması – asılmış annesinin karnından doğmuştur – ve onu büyüten paralı askerin sevgisizliği ve yaşadığı travmalar ile kimseyle yakınlık kurmak istemeyecek şekilde büyümüştür. O da Griffith ve takımından beklemediği bir yakınlık ile karşılaşmıştır.

Savaşlarda her ne kadar emirlerden ziyade kendi bildiğini okusa da, Casca onu sıklıkla azarlasa da, Griffith onu desteklemektedir. ‘Sen benimsin’ der Gutts’a sıklıkla. ‘Benim için dövüş’. Ancak bunları söylese de Gutts’ı sadece bir silah olarak görmediğini de olaylarda belli eder. Korkunç bir yaratık neredeyse onu öldürecekken kendi hayatını tehlikeye atarak savaşa dalan Griffith Gutts’ı kurtarmıştır. Gutts ile sıklıkla en gizli savaş planlarını yapar, gizli kumpaslarını onunla paylaşır. Griffith diğerlerine emir verirken, gizli bir görevi üstlenip üstlenmeyeceğini Gutts’a sorar bile. Hatta Gutts onunla şakalaşır. ‘Neden her zamanki gibi emir vermiyorsun, lafı uzatma’ gibilerinden. İçten içe birbirlerini denk görür gibilerdir aslında. “Brotherhood” dedikleri şekilde.

3 sene boyunca beraber savaşmış Şahin takımının savaştaki krallıklardan birine desteği ve başarıları onları ayrı bir seviyeye yükseltir. Yavaş yavaş asil şövalyeler arasında sayılmaya başlarlar.

Herşey Gutts’ın Prenses ile Griffith’in konuşmalarını duymasına kadar aynı ilerler. Savaşlarla, galibiyetlerle. Ama Griffith’in prensese, birisine dostum demem için o kişinin de kendi hayalleri olmalı demesini duyan Gutts, içindeki eksikliği anlar. Griffith savaş arkadaşlarına değer verdiğini ama dost olarak görmediğini söyler. Dost diyeceği kişi kendi hayalleri uğruna onu bile ezip geçebilmelidir. Gutts’ın burada hissettiği duyguların kaynağı sadece kendindeki eksikliğin farkındalığı mıdır, yoksa daha birkaç saat önce Griffith için elini kana bulamışken, onun gizlice verdiği görevi tamamlamışken, eşiti olarak gördüğü ve değer verdiği adamın, ona o kadar değer vermediğini duymasından mıdır, emin değilim. Ama Gutts o noktada kendine ait hayalini bulması gerektiğinin farkına varır. Artık bir başkasının hayali için kılıç sallamak istememektedir.

Casca ile dostluk kurmaya başladıkları bir çatışma sonrasında, yukarıdan izlediği askeri kamp alanına ‘hayallerin kamp ateşleri’ der. ‘Ama ben sadece buradan izliyorum. Benim ateşim bunların içinde değil’ der.

Bu aydınlanma hali, kendi kanatları ile uçma ve kendi yolunu bulma isteği çok güçlüdür. Artık bir başkasının hayali için maşa olmak istemeyen Gutts’ın ayrılışı Griffith’i çok kötü etkiler. O ana kadar belli etmeseler de en azından iki yakın arkadaş arasında olabilecek bir kıskanmayı anlarız. Gutts Griffith’i hayalleri ve onlara dört elle sarılmasına hayrandır. Griffith’in Gutts’a olan sevgisi gücüne olan hayranlığından mıdır? Belki de kimseye aldırmamasındandır. Aslında Griffith’in Gutts için içinde neler yaşadığını çok az biliriz. Belli bir noktada romantik bir çekim mi vardır, yoksa gerçekten Gutts’a sahip olduğunu düşünen ve kolayca gitmesi ile gücünün sarsıldığını hisseden bir Griffith midir?

Gutts’ın ayrılışına başta izin vermek istemez Griffith ama takıma nasıl dövüşerek katıldıysa, ayrılmak istiyorsa da onu yenmesi gerektiğini söyler. Gutts bu sefer Griffith’i kolaylıkla yener ve ardına bakmadan gider. Ardına baksa yere hayalkırıklığı ve şaşkınlık ile yıkılmış Griffith ‘i görecektir.

Anime başından itibaren oldukça kanlı, uzuv parçalanan bölümlere sahip olsa da arkadaşlık, macera, heyecan içeren bir hava ile geçmekteydi. Son bölümlere kadar… Son beş bölüm karanlığa doğru ilerlerken, geri sayıma 3 kala gece izlemekten korktum doğrusu. Kalan 3 bölümü gündüz vakti izlemek istedim. Korktum doğru, kabus olmasından korktum.

25. bölümü izledikten sonra tekrar en başa dönüp, ilk bölümü izledim. Hem finalin muğlaklığı hem de ilk bölümdeki tuhaf anların anlam kazanması için çok faydalı oldu.

Gutts’ın ayrılışından sonra duygusal bir boşluğa düşen Griffith Prenses’in odasına gelip, onu baştan çıkartır ve onunla cinsel ilişkiye girer. Ardından saraydan gizlice çıksa da, yakalanır ve sonradan öğrendiğimiz kadarı ile kralın emriyle canlı kalması garanti olacak şekilde işkence görür. Gutts’ın kendi başına atıldığı maceraların bir sene sonrasında, Şahin takımının kaçak statüsüne düştüğünü öğrenmesi ile geri dönmesi bir olur. Eski arkadaşları onu heyecanla karşılar. Casca ise düşmanca. Gutts’ın gidişinin Griffith’in düşüşüne sebep olduğuna inandığını söylese de, aslında Gutts’ın arkasından bakakalanın kendisi olduğunu ve onu özlediğini anlar. İkisi birbirlerine olan aşklarını kabul ederler ve beraber olurlar.

Sonrasında Griffith’i tutsak olduğu kaleden kurtarmaya sıra gelir. Burada buldukları adam Griffith olmaktan çok uzaktır. Kasları bir daha kılıç tutamasın, ata binemesin diye kesilmiş, vücudu türlü işkencelerle paramparça edilmiş, dili bağıramasın diye kesilmiş…

Bu şekilde kurtarılan Griffith arkadaşlarının kendi aralarında konuşmalarından acındığını, ama liderlerine olan sevgilerinden dolayı terkedilmeyeceğini anlar. Daha önce Griffith’i kurtardıktan sonra Gutts ile beraber ayrılmayı kabul eden Casca’nın Griffith’i bu şekilde bırakamayacağını söylediğini duyar. Bu şekilde bağımlı yaşamak mı? Tek çaresi vardır. Gitmek. At arabasının dizginlerini bir şekilde çekerek arabayı hareket ettirse de ilerdeki bir göle kadar gidebilir. Orada şans eseri, işkence esnasında boynunda kanala düşüp kaybolan kırmızı renkli “beherit” denilen kolye ucunu bulur. Ona bunu çocukken veren falcının kral tohumu dediği kolye ucu. Arkadaşları da onu kurtarmak için takip ederken, tuhaflıklar başlar. Güneş tutulması. Beherit Griffith’in kanlı avuçlarında canlanır. Etraflarını tuhaf yaratıklar çevirir. Başka bir aleme transfer olurlar.   

Onları 4 tuhaf yaratık karşılar. Griffith’in önüne bir teklif sunarlar. Tüm arkadaşlarını kurban ederse, onların kralı o olacaktır. Geçmişinin önüne serildiği gergin birkaç an sonrasında, Gutts ile gözgöze gelen Griffith “sadece sen, hayallerimi bana unutturmuştun” der ve kurban törenini kabul eder.

Burada Gutts’ın gidişinden sonra darmadağınık olarak Prensese yanaşmasındaki hatayı kastettiğini ve bu yüzden de, herkes ve herşey mahvolurken, kendisi bir yaratığa dönüştükten sonra Casca’ya Gutts’ın gözleri önünde tecavüz etmesinin bir çeşit intikam olduğunu düşündüm. Böylesine bir şeytana dönüşmesi, ışık saçan bir adamın önce fiziken mahvedilip sonra da ruhen içinin boşaltılması, arkadaşlıkların ve dostlukların yıkımı, çok üzücü.

İzlemeden önce Berserk bölümlerinin özetlerini okurken, Griffith’in arkadaşlarını kurban etmesini, vücudu paramparça edilmiş, hayalleri yıkılmış bir adamın yaptığı bu seçime çok şaşırmamıştım. Ama izlerken vahşet içimi ürpertti. Hele ki Griffith’in hayaline sunulan olasılıklardan biri Casca ile beraber küçük bir kasabada yaşamaları, bir çocuklarının olması iken. Ama Griffith’in düşüncesi şimdi hayalinden geri dönerse, geldiği noktaya kadar üzerlerine basarak ilerlediği ölüler yığınının boşa olacağıdır. Kanla döşenmiş yol, zirveye çok yaklaşmıştır ve son ihtiyaç duyulan bedenler takımındaki adamlarının bedenleridir. Adamların etraflarını saran canavarların kıyamı ise bir anime iken bile asap bozucu olur.

Bir yaratığın Gutts’ın kolunu dişlemesi ve kurtulmak için kendi kolunu kesen Gutts’ın yere seren bir başka canavarın tek gözünü çıkarması ile bu cehennemvari düzleme veda ederiz. Böylesine pat diye biten final sonrasında ister istemez, ilk bölüme dönmem kaçınılmaz olur.

İlk bölümdeki damgalı, tek kolu ve tek gözü olmayan, kara uzun bir kılıcı ile boynunda yeşil bir beherit taşıyan canavarı acımasızca öldüren Gutts’ın nasıl o hale gelmiş olduğunu anlarız. Köylülerin arasındaki bir konuşmadan da Griffith’in kral olmasından sonra herşeyin gitgide kötü olduğunu da. Buradan aslında birinci bölümün devamının olması Griffith ile Gutts’ı bir karşılaşmanın beklemesi gerektiğini de tahmin ederiz.


Anime eski bir anime olsa da bence çizimleri ve anlatımı ile çok etkileyici. 90ların o abartısız, sade sahneleri var. Manganın ve animenin yapım hikayesi de biraz karışık. Uzun zaman aralıklar verilerek basılmış. 97 yapımı anime bir film olarak 2012 de tekrar yapılmış. Sonrasında devamı olacak bölümler ise 2016 da yapılmış.  Yazar bir kalp krizi sonrasında 2021 ölünce de tekrar bir duraklamaya girmiş. Manganın, yazarın notları ile devam edeceği belirtilmiş. Manga ile anime arasında farklar da var mı henüz bilmiyorum.

Manganın Türkçeye basıldığı ama sansür kurulunun birkaç bölümü muzır neşriyat olarak değerlendirip, yasaklattığı ile ilgili bir iki haber okumuştum. Animeyi izledikten sonra mangasına şöyle bir bakayım dediğimde, oldukça vahşi görseller içerdiğini kabul etmem lazım. Animede insanların kesilip biçilmesi zaten çokken, ve bir iki cinsel içerikli sahne yer alırken, manga versiyonu bu tarz çizimlere daha çok sahip. Aslında ortaçağ havasındaki anime pekçok insana Game of Thrones’u hatırlatmış. Özellikle seks ve şiddet içerikleri ile buna katılmamak zor.

Mangayı okumayı istemiyorum. En azından şu dönemki hissiyatım bu yönde. Benim için fazla karanlık, fazla şiddet içeriyor. Ama OVA dedikleri filmleri ve 2016 anime serisini izlemeyi düşünüyorum. Bunları izledikten sonra fikirlerimde bir değişiklik olup olmayacağına bakacağım.


One thought on “Berserk – 1997 Anime serisi”

  1. Geri bildirim: X-Men ’97 – Cape Horn

Bir yanıt yazın