Üç silahşörleri okurken ve Kiefer Sutherland’li filmi heyecanla takip ettiğim dönemlerde haftalık gazete dergilerinden birinde çok güzel bir kadının fotoğrafı yanında bir haber okumuştum.
Alexander Dumas’ın Kraliçe Margot romanı filme uyarlanıyordu. Margot rolünde ise dönemin güzel aktrislerinden Isabelle Adjani vardı. Alexander Dumas’nın adı varken, Fransa da geçiyorken, kıyafetler süslü püslü iken, kılıçlar varken izlemem gerekiyordu haliyle.

Film çıktıktan ne kadar sonra izlemeyi başarmıştım, hatırlamıyorum (Günlüklerimi kontrol ettim. Ancak 1996 da izleyebilmişim). Ama benim için gerçek bir şok olduğunu söyleyebilirim. Sevdiğim ve hayran olduğum kılıç tokuşturan adamlar, Prensler, Prensesler, kraliçeler, kitaplarda basitçe La Rochelle’de bir kuşatma diye geçen din, daha doğrusu mezhep savaşlarının tarihinin bu şekilde yazıldığını öğrenmek, gözlerimi açmıştı. Gerçi Avrupa’nın ne riyakar olduğunu Bosna savaşlarında çoktan görmüştüm ama şovalyelik, silahşörlük, krallık gibi güya “saygıdeğer” başlıkların da altlarının bomboş çıkması üzmüştü.

Benim için Fransa tarihi olayları Üç Silahşörlerin dönemi ve Fransız ihtilali dönemi mihenk alınarak konumlanıyor. Bu sebeple film de kafamda buna göre yer buldu.
Filmin dönemi Üç Silahşörlerin başlangıcından 3 kral öncesine, 1570 yılına ait.

Dönemin kralından bir önceki kral, 1. François eş olarak o yılların zengin ailelerinden Medicilerin (bakınız Medici dizisi) kızlarından birini almış. Catherine de Medici. İtalyan olan Mediciler koyu katoliktir. Kraldan 4 oğlu ve 1 kızı olmuştur. Kral ölünce de henüz 15 yaşında olan en büyük oğlu kısa bir dönem kral olsa da, çabuk ölerek yerini bir ufak kardeşine bırakmıştır. O da, daha 10 yaşında, 9. Charles olarak kral olmuştur. Bu kadar ufak yaşta, etrafında krallığına sulanan bir sürü düşmanla büyüyen çocuk biraz problemli bir tip olduğu için iradesi kuvvetli yaverler onu kendi istekleri doğrultusunda yönetebilmektedir. Ana Kraliçe de bu yaverlerden biridir.
Fransa krallığı Valois hanedanlığının elindedir. Ama uzaktan da Bourbon hanedanlığı ile bir akrabalıkları vardır. (Bu akrabalık ilişkileri o kadar karışık ki, bilgim ne burada doğru düzgün anlatmaya ne de özetlemeye yeter, zaten bu film için çok da gerekli değil)
Ne var ki Bourbon’ların başı, Navarre kralı diye geçen Henri ve kardeşlerinden Conde Prenslerinin ilki, Protestandır. Guise hanedanı ise kendini Katolikliğin savunucusu ilan etmiştir. İki hanedanın kapışması sonucunda dini bir iç savaş hüküm sürmektedir. Bu arada bu iki hanedan da alttan alta Fransa Kralı tacına göz dikmiştir.
Kralın yaverlerinden, kazandığı savaşlar nedeni ile büyük etkisi olan protestan Amiral Coligny ve Guise’lerin gücünü zayıflatmak isteyen Catherine’in tavsiyeleri ile artık yirmili yaşlarına gelmiş Kral, kızkardeşini, insanların Margot diye seslendikleri Margaret’i Navarre Kralının Protestan oğlu ile evlendirmeye karar verir. Hedefte elde edilmek istenen, Protestanlar ve Katolikler aynı yatakta birleşmiş olacak ve ülkeye huzur gelecektir.
Gel gelelim kralın yanında büyük söz sahibi olmaya başlayan Coligny ‘den ve Protestanlardan nefret eden Guiselerin lideri Margot’un da eski sevgilisidir. Zaten Margot’un kimin sevgilisi olmadığı ayrı bir tartışma konusudur. Biraz hafifmeşrep diyebileceğimiz bir tiptir. (Buna ensestin de dahil olduğunu sonradan imalarla anlarız)

Film bu büyük düğün ile başlar. Paris’e düğünü görmek için bir sürü Protestan aileler gelmiştir. Margot istemese de (rahibin sorusuna evet diye cevap vermez, ama Kral arkasından gelip başını zorla öne eğdirerek kabul ettirir) düğün gerçekleşir.
Louvre sarayı tam bir kumpas ve karmaşa cehennemidir. Bu da Üç Silahşörler’ den bildiğim bir yer için kötü bir görselleştirme olmuştur. Margot Henri’yi istemediğinden adamı oyalaması ve kraliçe adına casusluk yapması için saraydaki kadınlardan birini onunla flörtleşmesi için ayarlamışlardır. Margot düğün yatağına Guiseyi almak ister. Guise de evlendiği için hele ki bir protestanla evlendiği için onunla yatmayı reddeder. Henri odasına geldiğinde de Henri’ye bu evliliğin gereklerini yerine getirmeyeceklerine dair yemin ettirir. Henri de zorla evlendirildiği kadını, çok güzel olsa da, hafifmeşrep bilindiği için istemediğini söyler.
Ama geceyi erkeksiz geçirmek istemeyen Margot maske takıp sokağa çıkar, evlerde yer kalmadığı için sokaklarda dolaşan, yatan Protestanlar arasından gözüne kestirdiği bir adamla sevişir. La Mole adındaki bu yakışıklı adam bilindik ama fakir bir Protestan ailedendir. Babasının av kitabını satarak o gece kalacak bir yer bulmaya çalışmış, bula bula şehre gelmiş bir Katolik ile ortak oda bulmuştur. Şans eseri kendisini bulan maskeli gizemli güzel kadın ile sokak arasında sevişir. Bu ikisi için de unutulmaz olacaktır.


Guise kontu (veya dükü her neyse), Coligny’ye suikast yaptırır. Ama Coligny ölmez. Böyle büyük bir olay olunca Protestanlar ve Margot’un eşi Henri Navarre çok sinirlenir. Paris bir kaynamaya başlar. Bu öfkeli seslerden korkan kral, annesinin ve Guise kontunun sözleri ile iyice krize girer. Önce biz davranmazsak tüm ailemizi kesip biçer bunlar diyerek nevrotik kralı korkuturlar. O da öldürün o zaman der. ”Kimi?” diye sorarlar. O da “hepsini” der.
Bu şekilde Guise kontunun zaten organize etmeye başladığı kıyama onay verilir. Tarihte Saint Bartholomew katliamı diye geçecek gece. Paris’te Katolik geçinen her bir adam, din savaşı gazıyla sokaklara dökülür. Paris’ e gelmiş veya daha önceden de bilinen protestanlar evlerinde basılır, damdan atılır, kılıçtan geçirilir. Louvre da misafir edilenler öldürülür. Sokaklardakileri keser biçerler. Birkaç önemli protestan, Prens Conde gibi, kaçabilir. Navarre Kralı Henri yi de Kralın odasında tutarlar. Ona bir şans tanınır. Katolik olursa hayatı kurtulacaktır. O da kabul eder.


Daha önce 4. Henri’nin ilkin protestan, sonra katolik, sonra tekrar protestan, sonra tekrar katolik olduğuna dair birşeyler okumuştum. Ama bunu daha çok İngiliz 8. Henry gibi kendi çıkar ve keyfi için yapmış diye düşünmüştüm Saint Bartholomew katliamının görselleştirildiği bu filmi izleyince, adamın canını kurtarmak için din değiştirmesini gayet de makul buldum. Zaten etrafında aç köpekbalıkları gibi dolanan Guise ve Kralın kardeşleri varken, onun çevresinde din değiştirmeyi kabul etmemesini bekleyen kanına susamış vahşiler gibi salonda dönerlerken, Margot onun elinden tutar, ‘şimdi dönek ol, yaşa’ der.

Sokaklardaki ve bizzat sarayın içinde yaşanan kıyımı gören Margot nun yaşadığı şoka bir de sarayda bir anda La Mole’un karşısına çıkması eklenir. Kanlar içindeki adam ona sarılarak peşindeki katolik katillere karşı yardım ister. Onu odasına alıp yaralarına bakmaya çalışan Margot, peşindekilerin onu öldürmesine mani olur. Sonrasında Kralın odasına giderek Henri’yi de yaşaması için din değiştirmeye ikna eder. La Mole ise biraz kendine gelince çıkıp gitmiş, peşindeki gözünü kan bürümüş katolik bir şövalye olan Annibal ile boğaz boğaza ölüme sarılmıştır. Cesetleri toplu mezarlara gömen cellat ölümüne kilitlenmiş bu iki adamı canlı bulup çıkartır ve onları yaşama döndürmeye çalışır.
Lanetli gecenin sonunda ölüler arasında bir gece önce seviştiği adamı aramış olsa da bulamayan Margot onu unutamamaktadır. Hem kendi düğününün alet edildiği bu kıyımın ağırlığını boynunda hissetmektedir, hem de kendi annesinden, kardeşlerinden korkmaktadır. Kral bile kendi annesinden korkmaktadır ya. Catherine de Medici korkulacak bir kadındır. Margot histeri krizine girip, annesine ve kardeşlerine hepimizi lanetlediniz diye bağırınca onun da Henri gibi Louvre içerisinde gözetim altında tutulmasına karar verirler.

Din değiştirmiş ve kendi kız kardeşleri ile evli olunca Henri artık öldürülebilir olmaktan çıkmış gibi gözükür. O dönemler müneccimlere inancı ile bilinen Catherine De Medici, sarayındaki falcının söyledikleri ile için için yanmaktadır. Ona Fransa Kralı’nın Henri olacağı söylenir. Oğullarının hiçbiri döl vermeyecektir.
Onu açıkça öldüremeyeceği için bu sefer de gizli uğraşlara karar verir.
İlk suikast denemesi Henri’nin metresi aracılığıyla planlanır. Metresine verilen rujun afrodizyaklı olduğu söylenir. Sevişmeden hemen önce sürmelidir. Ama bu talimattan şüphelenen Margot onları takip eder ve kız ruju sürüp Henri’yi öpmeden aralarına girer. Kız birkaç saniye sonra zehirden yerlerde kıvranarak ölür gider. Henri’nin acısına acıyan Margot geceyi onunla geçirir. (Burada sevgilisine gerçekten üzüldüğünü gördüğümüz Henri’nin, kadın hem de onun yüzünden öldükten birkaç dakika sonra Margot ile sevişebilmesini, filmin süresine veriyorum. Herhalde tarihte Margot ile aralarında bir ilişkinin olduğu refere edilmiştir. yoksa bu kadar da hızlı olmaz herhalde…)
Bu başarısızlıktan sonra daha radikal olarak bir katil tutulur. Protestanlarda boş durmamaktadır. Conde önderliğinde toplananlara La Mole de katılır. Artık neredeyse beraber ölecekleri katolik adamla, onun vicdani hesaplaşması sonucu af dilemesi ile dost olurlar. Beraber Henri’yi Louvre’dan kurtaracak bir plan hazırlanır.
Kral, kardeşleri ve diğer maiyetleri ile çıkılan bir av partisi dengeleri değiştirecektir. Krala bir yaban domuzu saldırır. Kral öldüğü takdirde yerine Anjuo dükü olan bir küçüğü geçecektir. O da krala yardım edecek adamların yolunu keser atıyla. Bırakır ki domuz kralı öldürsün. Ama bir anda Henri bıçağı ile atılır, Kral Charles’ı kurtarır. O kadar saray adamı arasında bir o içtenlikle Charles’a iyi misin diye sarılır. Charles şaşkınlık içerisindedir. Ama kararını verir. Artık Margot dışında Charles’da Henri’nin tarafındadır.

Onu odasında onu bekleyen suikastçiden kurtarır, metresi ve ondan olan çocuğu ile tanıştırır.
Catherine bir türlü öldüremediği adama iyice sinirlenmiştir. Kitapçıdan bir protestan ailesinin isminin olduğu avla ilgili bir kitap buldurur ve sayfalarına zehir sürüp Henri’nin odasına bıraktırır. Amaç Henrinin kitabı okuyup zehirlenmesidir. Ama kitabı ondan evvel Charles bulacaktır.

Biraz araştırma ile her zaman kardeşini daha çok sevdiğini düşündüğü annesi tarafından zehirlendiğini öğrenen Charles bunu kimselere söyleyemez. Yavaş yavaş ölüme yaklaşır. Kendi ölümü sonrasında kimsenin kurtarmayacağını bildiği Henri’nin kaçmasına yardım eder.
Ama Kralın katlinin bir suçlusu olmalıdır. Kraliçe alenen suçlanamayacağına göre, suçlu kitabın sahibi La Mole seçilir. Henri’nin isteği üzerine Margot’u getirmesi için Paris’e dönen La Mole, hiçbir ilgisi olmadığı suç yüzünden yakalanır. Margot’nun onu affetmesi için tüm gözeneklerinden kanlar çıkan Charles’ın yatağı başında yalvarmasına karşın tek elde ettiği La Mole’nin balbumu ile mumyalanmış kellesi olacaktır.
Entrika içinde entrikaların döndüğü, aşk, ihtiras, ihanet ve kalleşliği damarlarınızda hissettirecek kadar iyi canlandırılmış, her biri birbirinden başarılı oyuncuların olduğu harika bir filmdir Kraliçe Margot.
Müzikleri ise bambaşka bir deryadır. Goran Bregovic’in (farklı filmlerden de duyduğumuz olsa da ) vurucu tınıları ile gerçekleşen katliam sahnesi ve en sonda çalan Ofra Haza’nın hüzünlü sesi ile Elo Hi.

Filmin son sahnesi nedense hiç aklımdan çıkmaz. Bir atlı arabaya binmiş kucağında La Mole’nin mumyalanmış kellesini taşıyan Margot’nun karşısında oturan küçük saraylı oğlan,’ eteğinize kan gelmiş’ der. Margot ise gözleri yaşlı bir şekilde ‘Önemli değil’ der. ‘Yeter ki yüzümüzde gülümseme olsun’ diyerek, riyakar, sahtekar saraylıların ve çağın bir özetini sunar.
Fransız oyuncuları genelde fazla tanımazdım. Bu film ile tanıdıklarım, sonradan daha genç veya daha yaşlı hallerindeki performanslarını izlediklerim oldu tabi.
Isabella Adjani çok güzel bir kadın. Esmer olduğum için özellikle sinemadaki esmer aktrisleri ayrı bir yerde tutarım. Bembeyaz teni, masmavi gözleri, siyah saçları ile Isabelle Adjani ‘nin de gerçekten ayrı bir yeri var. Onun bir de Rodin’in meşhur metresi, heykeltraş Camille Claudel’i canlandırdığı bir filmi vardır ki. Apayrı bir yazıyı hak eder.
Daniel Auteuil, Henri Navarre’ı canlandırır. Onu da sanırım ilk bu filmde tanımıştım. Sonradan pek çok filmde izledim kendisini.
Vincent Perez’in çok hoş olduğunu hatırlıyorum. Ama ilk izlediğimden itibaren Navarre’ı daha çok beğenmiştim.
Bir de Anjou dükünün “yakın” arkadaşlarından Nançay’ı canlandıran aktörü çok beğendiğimi hatırlıyorum. Böyle sarı uzun saçlı falandı. Gerçi katliam yapanlardan biri olduğu için filmdeki karakterini sevmemiştim ama işte genç kızlık, tipini beğenmiştim, aklımda kalmış. Thomas Kretschmann isimli Alman bir aktörmüş. Güzel adam.

9. Charles’ı canlandıran aktörün, Jean-Hugues Anglade’ın sonra daha gençkenki bir iki filmini gördüm. Değişik bir karizması var. Aslında bu filmde de karakteri o kadar iyi canlandırmış ki, bir başkasını onun yerinde düşünemiyorum.
Keza Medici Ana’yı canlandıran İtalyan oyuncu da öyle.
Kostümler, dekor, müzik, oyunculuk. Herşeyi ile mükemmel. Tek eleştirebileceğim konu biraz seyirci çekmek için La Mole ile Margot’un ilişkisinin fazlaca ortada yaşanması olabilir. Ama sonuçta Avrupa filmi olduğu için Amerikan filmlerinde çekindikleri mevzular burada olmaz.
Sonuç itibari ile unutamayacağım filmlerden biridir. Katliam, toplu ölüm, bunlar kitaplardan okurken kafanızda tam canlanmayan şeyler. Belgesellerde dahi, kimse birbirini öldürürken videoya almıyor sonuçta. Bu şekilde canlandırmalar, tablolar içerisinde tarihe bir pencere açılıyor. Gördüğümüz manzara korkunç. Özellikle de böyle toplumsal çılgınlıklar ile insanın insana yaptıkları, yapabilecekleri. İnsan doğası gereği kötü müdür gerçekten? Böylesine vahşi miyiz?
Elo Hi’ın sonu ile bitireyim yazımı;
Elohai, ten rak ko’ach l’chulam
Elohai, ten rak ko’ach l’olam
My God, please give strength to everyone
My God, please give strength to the world
© Site içerisinde yazıların tüm hakkı saklıdır.