The Gilded Age

Amazon Prime ‘a ilk üye olduğum dönemde çok merak ettiğim ama bir türlü izlememiş olduğum Downton Abbey‘i bulmuş ve arka arkaya izlemiştim. Amazon Prime’a zam gelince ondan vazgeçip bu sefer Blutv ye geçtim. Şimdi burada da Gilded Age’i buldum.

Gilded Age Downton Abbey ile aynı yapımcıya, Julian Fellowes’e ait bir dizi. Amerika’nın 1870’ler ile 1900 arasında geçen bir dönemine verilen isimmiş. İç savaşın bitmesi ile özellikle kuzey ve batı Amerika’nın  serpilip büyümesi, ekonomik büyümenin hızlanması, bunun Avrupa’nın dikkatini çekmesi ve İrlandalılar, İtalyanlar gibi göçmenlerin daha iyi hayat umudu ile akın akın göçünün takip ettiği dönem. Öte yandan hızlı büyüme ile fakir ve zengin arasındaki makasın açılması, çok yüksek refaha ulaşanların yanısıra aşırı fakirliğe düşenlerin de arttığı bir dönem. Dönem adını Mark Twain’in bir romanından almış.

Dizimiz Philadelphia’da Marian Brook isimli genç kadının avukatından babasından kalan borç ve hiçlik konusunda bilgi alması ile başlar. Babasından kalan mirasın, babasının borçlarını ucu ucuna ödemesinden sonra kızın yıllardır onlardan uzak New York’da yaşan iki halasının yanına gitmekten başka yapacak bir şeyi yoktur. Yolda yaşadığı bir iki talihsizlik sonucunda tanıştığı Peggy isimli Afrika kökenli genç kız ile beraber New York’a trenle yola çıkar.

Bu arada New York’daki halalar ile tanışırız. Agnes Van Rhijn isimli büyük halayı canlandıran aktris Big Bang Theory dizisinde Leonard’ın, oğlu üstünde analiz yapacak kadar pragmatik annesini canlandıran Christine Baranski’dir. Burada da o donuk ifadesini kullanarak, olaylara soğukkanlı, analitik yaklaşımını dile getirir. Diğer hala ise hiç evlenmemiş Ada Brook’dur. İki kardeş arasında ruhen daha ılımlı, daha hayalci, daha pozitif olan odur. Agnes her ne kadar sert ve negatif dursa da, dizi ilerledikçe aslında duygusal ama duygularını aklı ile dize getirmiş, kararlarını hem zihni hem de kalbi ile alan bir kadın olduğunu anlarız.

1870’lerin New York’unda Manhattan ve zenginler ikiye ayrılmaktadır. Birinci grup kendilerine eskiler der. Bunlar atalarının Mayflower gemisi ile gelenlere dayandığını iddia edenlerdir. Onlara göre kendileri İngiltere’den gelmiş üst sınıftır. Sosyetenin temelini oluştururlar. Öte yandan New York veya Amerika’nın herhangi bir yerinden gelmiş, bir çifçinin oğlu, terzinin kızı veya başka herhangi bir meslekten gelme ailelerden çıkıp, emek, alın teri veya şans ile sonradan zengin olmuş insanları yeniler olarak isimlendirirler. Bunlar da ikinci grubumuzu oluşturur.

Marian’ın halasına ‘ben de New York’a yeni geldim ama’ demesine karşın, halasının ‘senin ataların yüzyıldır bu pozisyonda sakın kendine yeni deme’ demesi bundandır.

İkinci grubun zenginliği kabul görse de asla sosyete içerisinde kabul görmezler. Hep bir aşağılanma içerisinde değerlendirilirler. Burada genç nesli hariç tutuyorum. Onlar kendi aralarında gayet rahat ve teklifsizdirler. Ama onların ebeveynleri önyargılıdır. Evlerindeki partilere gidilmez, onlar diğerlerinin evlerine, sosyal faaliyetlerine davet edilmezler. Aslında o kadar komik ki. Eskiler mi dediniz? ‘Dostum sizin 1600 lerde gelip anakaraya zorla yerleşen, İngiltere’den fakirlik ve açlık yüzünden kaçan atalarınız, sonradan katledip topraklarına konduğunuz First Nation’ların acıması olmasaydı kolonileri dünya yüzeyinden silinip gidecek insanlardı. Kimin eski kimin yeni olduğunu söyleyecek konumda değilsiniz, üstelik hem Afrikalılara hem de First Nationlara acımasızlık yapmış iğrenç de bir geçmişiniz var’,  demek çok isterdim. (Ama interaktif bir program değildi bu tabi ki. İçimden dedim. Dışımdan “yeniler”i ve diğer ezilmiş toplulukları tuttum.)

Russell’lar işte bu ikinci gruptandır. Üstelik tam da Agnes halanın evinin karşısındaki evi alıp, restore ettirip bir saray haline sokmuşlardır. Bayan Russell hırslı bir kadındır ve en önemli derdi sosyeteye kabul edilmesidir. Bay Russell ise akıllı bir bankacı, ticaret adamıdır. Demiryollarına, istasyonlara yatırım yaparak zengin olmuştur. Onun centilmen kulüplerine kabul edilmek veya opera salonunda bir locam olsun derdi yoktur. Onun derdi çok sevdiği karısının mutlu olması ve tüm isteklerine kavuşmasıdır. Kendisi de işinde hırslı, acımasız bir iş adamıdır.

Dizi ilerlerken adamın kadını daha çok sevdiği gibi bir düşünceye kapılsak da, tüm paralarını kaybetme riskini girmeden önce adamın karısı ile konuşması esnasında karısının duraksamadan verdiği “bir kere kazandın, tekrar kazanırsın, ne risk almak istersen al” diye cevap vermesi kocası kadar bizi de etkiler.

Russell’ların bir oğlu ve bir de kızı vardır. Larry Russell ile çabuk tanışırız. Açıkçası bir köpek kurtarma operasyonu sırasında tanışmaları neticesinde Larry Russell ile Marian arasında bir aşk olmasını çok beklemiştim. Ama bununla ilgili ayrı bir paragrafta yazacağım.

Hikayemiz Russell’ların sosyeteye girme çabaları bir yanda, Marian’ın New York ‘a ve halalarının kurallarına uyarak yaşama uyum sağlama çabaları, Marian ile beraber gelen Peggy isimli kadının Brookly de yaşayan ailesi ve kendi yazarlık hayalleri peşinde koşması, ikiyüzlü ve riyakar New York sosyetesi ve bankerlerin arasındaki oyunlar ile devam eder.

Dizi açıkçası hiç beklemediğim kadar hoşuma gitti. 9 bölümlük ilk sezonu çabucak izleyiverdim. Downtown Abbey ile aynı yapımcı olmasından dolayı sanırım benzerlikle dikkatimi çekmeden etmedi.

Burada da hizmetkarların yaşamları, hırsları, ilişkileri, üst kattaki ailelerin ilişkileri, bu sefer 1870’ lerin Amerikan üst sınıfının hizmetkar ve aile yaşamını görürüz. Yine hanımından hoşlanmayan kadın hizmetkarlar, arada flörtleşmeler, kocayı baştan çıkartma çalışmaları gibi olaylar olur.

Marian ve Larry arasındaki ilişki biraz Downtown Abbey’deki Mary ve Matthew arasındakine benzer gelir. Tek fark onların ilişkisi bir gerginlikle başlarken bunlar hoş arkadaşlık duyguları ile başlar. Marian’ın aklını ve kalbini çelen, Philadelphia’dan çıkıp gelen avukatı olmasa garanti olarak baktığım aşk hikayesinin ikinci veya devam ederse belki üçüncü sezona kalmış olması acıdır. Çünkü ilk sezonda Marian nasıl bir başkasına aşık olup, kalbi kırılmışsa, ikinci sezon da Larry’nin böyle bir aşk yaşamasını beklerim. Neyse ki her ikisi için de birbirleri ile romantik bir ilgiden çok arkadaşlık (Küçük Kadınları, Joe ve Laurie’yi nasıl hatırlamam şimdi) şeklinde ilerlemesi hikayeyi yapış yapış klişelerden kurtarmış. Bu klişeleri ikinci ve üçüncü sezonda kabul edebilirim ama. (evet klişe istiyorum. Birbirlerine pek yakışıyorlar çünkü)

Agnes Hala’yı ise tam olarak değilse de uzaktan uzaktan Violet Crawley’i anımsattı bana. Onun kadar sempatik olmasa da, vurucu yorumları ve net tespitleri ile onun bir nevi Amerikan karşılığı olur. Sosyete kurallarına katı bir şekilde uymayı kendine prensip edinmiştir ancak Marian ile atışmalarını kişisel almaz, onu da, kızkardeşi Ada’yı da, oğlu Oskar’ı da koruyup kollar. Dizinin başında fazla kasıntı gelen kadın, önce rengine bakmaksızın Peggy’i sekreteri olarak alarak, hatta ona destek vererek, kalplerimizi yavaştan yavaştan fetheder. Ada Hala’yı baştan itibaren sevsek de, Agnes Hala da dizinin sonlarına doğru iyi bir yer edinir.

Marian Brook karakterini  Louisa Jacobson isimli genç bir aktris canlandırır. Kendisini hiç tanımıyordum ama izlemesi keyifliydi. Bu yazıyı yazarken de sürpriz olarak kendisinin aslında Meryl Streep’in en küçük kızı olduğunu öğrendim.

Dizide Larry Russell ‘ı Harry Richardson isimli genç aktör canlandırmaktadır. Kendisini daha önce Doctor Thorne dizisinde de izlemiştim (ki o dizi de Julian Fellowes imzası taşıyordu). Orada da temiz yüzü ile çok hoşuma gitmişti. Burada eğitimini bankacılık üzerine almış olan ama içten içe mimar olmak isteyen iyi yetişmiş, kibar bir adamı canlandırır. İlk sezon boyunca belli bir kıza karşı romantik bir etkileşimini görmeyiz. Sadece Marian ve kardeşi ile elele “ne olursa olsun, biz arkadaş olalım” demesi bile içimi ısıtır. Güzel bir adam. Umarım Marian ile birbirlerine aşık olurlar. Yukarda da belirttiğim gibi ilk sezonda ters kutuplar klişesini yapmadıkları için çok mutlu oldum. Birbirleri ile keyifli vakit geçiren iki iyi arkadaş olarak o kadar tatlılardı ki, film olsaydı da birbirlerine aşık oldukları anı hemen görseydik diye hayıflanmadım değil. Ama umarım dizi sürer de keyifli keyifli, tadını çıkarta çıkarta izleriz.

Peggy’nin sonradan açılan hikaye örgüsü, hizmetkarlar arasında sırları sonradan ortaya dökülenler, birbirleri ile etkilenmeler yaşayanlar, daha önce izlediğimiz Julian Fellowes klasiği olarak beklendik dönemeçler alır, alacaktır. Ama işin güzelliği bunu zarafet ve keyifle anlatmalarıdır. Bu durumda hoş görürüz. Özellikle de örneğin, özgürlük heykelinin daha sadece elinin sergisi, central park’ın daha yeni yeni oluşması, Panama Kanalı gibi bilindik yerlerin planlarının yapılması, meşhur New York tren istasyonunun modelinin doğuşu, elektriğin ilk defa New York’da bir binayı aydınlatması gibi verdikleri detaylar, dondurmanın üzerine konmuş parlak bir çilek gibi ağzımızın suyunu akıtır.

İkinci sezonun onayı alınmış, yakında çıkacakmış. Sabırsızlık ile bekleyeceğim bu dizinin devamını.

© Site içerisinde yazıların tüm hakkı saklıdır.


Bir yanıt yazın