Girl, Interrupted – 1999 Film

Girl, Interrupted filmini çok uzun zaman önce izlemiştim. Geçen Blutv de son günü olarak gördüğüm için bari tekrar bir izleyeyeyim dedim. Winona Ryder benim gençlik idollerimdendir. Gerek esmer görünüşü, gerek Johhny Depp ile olan sevgililikleri ile kesinlikle 90 larda kendime örnek aldığım bir aktristi. Özellikle Beetle Juice filmini onlarca kez seyretmiş, onun o gotik tarzını, herkesten uzak oluşunu, tuhaf hallerini kendimle özdeşleştirmiştim. Tek sorun onun zayıf olması benim ise hep balık etli olmamdı. Kendimi hep şişman olarak gördüm bu yüzden.

Bu filme gelirsek, Winona Ryder’ın düşüşünden önceki son filmlerden biri gibi kalmış aklımda. Hatta bu filmde oynayan Angelina Jolie’nin yükselişe geçmesi, Winona’nın bir dükkandan mal çalması gibi olaylara çok üzüldüğümü hatırlıyorum. Psikolojik olarak gerileme yaşadığı ve bunu herkesin ortasında yaşamak zorunda kaldığı bir dönemdi. Ne olursa olsun bu kadını seviyorum. Gerçekten kötü birşey yapmadıkça da sevmeye devam edeceğim sanırım.

Film psikolojik sorunlar yaşayan Susanna karakterinin kendi isteği ile bir akıl hastanesine girmesi ve orada tanıştığı diğer kadınlar ve kendisinin yaşadıkları üzerine. Yazar olmak isteyen Susanna yaşadıklarını, hissettiklerini günlüğüne yazarak, bir nevi kendinin çözülme hikayesini kitaplaştırmış. Susanna gerçekten yaşamış ve 18 ay boyunca borderline kişilik bozukluğu tedavisi almış. Yani kitap kendisinin gerçek kitabından uyarlama.

Bana ilk izlediğimde Jack Nicholson’un Guguk Kuşu filmin hatırlatsa da gerçek hikaye olduğu için nispeten daha ılımlı.

Oyuncular ise birbirinden müthiş. İlk izlediğim zaman daha çok Winona ve Angelina’ ya dikkat etmiş olsam da, Whoopi Goldberg, Vanessa Redgrave gibi devler, zamanın çömezleri Elisabeth Moss, Brittany Murphy, Clea DuVall, Jared Leto gibi oyuncular var.

Brittany Murphy’yi izlemek, hele ki filmdeki sonunu görmek üzdü. Yaralı bir kuş.

Keza Jared Leto’yu da. Bu adam da ne tuhaf bir oyuncu. Adamı ciddiye alamıyorum bir türlü. Güzel adam, iyi de oyuncu ama galiba Dövüş Klübündeki ‘güzel yüzlü adam’ olmaktan çıkma çabası gözümün önünden gitmiyor. Fazla güzel yüzlü. Buna karşın hiç olmadık karakterleri canlandırıyor. Bilemiyorum. İçime sinmiyor, sevemiyorum bu adamı bir türlü. (tabi o da bunu duysa eminim çok üzülürdü :P)

Susanne karakterinin Lisa’nın etkisinden kurtulması, günlüğüne yazarak kendini tanıma, kendi ile yüzleşme aşamalarından geçmesi çok etkileyici idi. Uzun zamandır yazmanın, bir kitap, bir film, bir his, bir duygu üzerine yazmanın bana iyi geldiğine inanıyorum. İçimdeki duygu karmaşası duruluyor. Düşünceler zihnimde bir sıraya giriyor. Fırtınalı denizi izlemek heyecan verici ama uzun süre dalgalı denizde gidince insanın midesi bulanıyor. Su bulanıyor. Denizdeki diğer hiçbir şeyi göremiyorsun. Sadece beyaz köpükler ve koyu bir deniz. İnsan arada nefes almak, sakince süzülmek istiyor. İşte yazmak bana o yüzden rahatlatıcı geliyor. Susanna’nın da kendinde bunu keşfetmesi ve iyileşme sürecine girmesini izlemek bu yüzden çok rahatlatıcı geldi.

Angelina Jolie çok övgü almış bu filmde. Hatta yardımcı kadın oyuncu dalında hem Oscar hem de Golden Globe kazanmış. Kendisini beğenirim ama bir dönem gazlanan oyunculardan olduğunu düşünüyorum. Hollywood ara ara bunu yapıyor. Yeni oyunculardan bazılarının elinden tutup, muhteşem gazıyla öne çekiyor. Bakınız Rooney Mara. Artık tanıdıklarından mı, bağlantılarından mı, stüdyoların para basıp reklam yapma heveslerinden mi bilinmez.

Film 60’larda geçiyor. Amerika’nın suikastler ile çalkalandığı, Vietnam savaşına zorla asker gönderildiği dönemler. Kadınların, Amerikan standart yaşamına uymayan, farklı kadınların ötekileştirilmesi ise bana Sırça Fanus ve Sylvia Plath’ı anımsattı tabi. Elbette ki bazı kişilik bozuklukları ve mental bozuklukları sebebi ile tedavi almaları için insanların bir yerlere kapatılmasını anlıyorum, ama bazen biraz da etraflarındaki insanların artık bunlarla uğraşmak istememeleri gibi geliyor süreç. Ama belki de gerçekten yardıma ihtiyacı olan birisini görüp, ona yardım etme yolu bulamama, ona ulaşma yolu bulamama da sebep olabilir. Örneğin en son depresyonumda iken kendime, içime ulaşmakta zorluk çektiğimin farkına varmıştım. Bu acı veriyor. Kuyudasın, düştüğünü biliyorsun, çıkmak da istiyorsun, ama çıkış yolunu göremiyorsun. O zaman işte bir profosyonelin kuyuya ipi uzatması lazım. Herhangi birinin sana tarifi ile çıkılmayabiliyor kuyudan.

Her dönemin bir geçiş krizi, jenerasyon farkı vardır. Ama özellikle kadınlar için özgürleşme, iş hayatında sekreterlik dışında bir kariyer yapabilme, cinsel yaşamlarında özgürlük gibi, muhafazakar toplum kurallarının dışında yaşayanların biraz tukaka yapılması, beraberinde uyumsuzluk, kimlik bunalımı ve bu filmdeki gibi bir tımarhaneye kapatılmaya kadar sürekleyen bir buhrana dönüşüyor.

Tekrar izlediğime sevindiğim, Winona’yı izlemeyi özlediğimi hatırlatan güzel bir film.

© Site içerisinde yazıların tüm hakkı saklıdır.


Bir yanıt yazın