
Sanditon’un ikinci sezonu ile ilgili kafamdan geçenleri toparlayıp bitiremeden üçüncü sezonu geldi ve izledim bile.
Üçüncü sezonu beklerken ve ikinci sezon ile ilgili yazımı bitirmeliyim diye kıvrandığım dönemde BBC First kanalında sık sık tekrarına rastlamam da aslında iyi oldu bir nevi. Tekrar izleyeyim diyordum ki önüme düşmüştü. Ama o aralar üzerime düşen yazamama illeti sebebi ile bir türlü sonunu getiremedimdi.
Neyse. Sanditon üçüncü sezon. Aslında önce ikinci sezonu yazıp bitirmek istiyorum. Sonrasında üçüncü sezona geçmeliyim. Ancak iki sezon arasında hiç beklemediğim karakter dönüşleri olduğundan bu biraz zor olacak.
İkinci sezon ile ilgili ilk yazımda 4 bölüm izleyip çok heyecanlanmıştım. Ancak ilk sezon gibi 8 değil de 6 bölümcük ile finale ulaşınca, üstüne üstlük yine hüsranla hatta bir değil iki hüsranla bitince bir afallamış ve enerjimi kaybetmiştim.
Anlaşılan üçüncü sezon sözü çoktan verilmiş olduğu için sezonu kısa tutmayı tercih etmişler.
İkinci sezon ile ilgili ilk yazımda belirttiğim gibi ilk bölüm içime tam olarak sinmese de, devamında gelen bölümleri, her ne kadar gidişat çoğunlukla tahmin edilebilir gitse de, epey sevmiştim.
Ancak, son iki bölümde beklenmedik virajlar olmadı değil.
En baştan başlayalım.
Theo James’in Sidney Parker olarak dönmeyeceğini zaten biliyorduk. Belki de seyircilerin mızıklamasını engellemek, geri dön Theo yakarışlarını kesmek için diziye Sidney Parker’ın Antigua’da hastalıktan ölmüş olduğunu öğrenmemiz ile başlarız.
Bu haberi vermek için Charlotte’un yaşadığı kasabaya gelen abi Tom’un eşi Mary, Charlotte ve kız kardeşi Allison’u Georgiana’ya arkadaşlık etmesi için Sanditon’a davet eder.
Sanditon biz görmeyeli epey değişmiştir. İnsanların gezmeye çıkacağı bir sahil yolu ve güzel bir çardak yapılmıştır. (dekor değişikliği – onaylandı)

Georgiana’nın peşinde hala servet avcıları dolaşmaktadır ama kendisi artık kendine daha güvenen bir kadındır. Sidney’in anısına sahip çıkmak için ona Parker kardeşler kol kanat germiş, onlar vasilik yapmaya çalışmaktadır. Otis ile yaşadığı hayalkırıklığından sonra Georgiana daha çok Arthur ile takılmaktadır. Parkerlar bir an önce kızı evlendirip kendi sorumluluklarından kurtulmak isteseler de aslında Georgiana hiç evlenmeyip bağımsız bir kadın olarak yaşamak istemektedir. Bu doğrultuda da tüm taliplilere soğuk davranmaktadır. Birinci sezonda umduğum bir ilişki olan Arthur ve Georgiana ilişkisi beklediğim noktada değildir ama aralarındaki konuşmalardan şaka yollu bile olsa Georgiana’nın Arthur’a en azından taliplerin peşinden düşmesi için ‘seninle ben evlenmeliyiz’ demesi umut vadedici pozitif bir durumdur.
Sidney’in yokluğunda Stringer’ın öne çıkmasını beklerken kendisi ile ilgili, Londra’da diyerek geçiştirilen bir bilgi verilmesi beni üzmüştü. Ama Charlotte için yeni aşk adayları mevcuttur.
İkinci sezon aslında tam bir ortaya karışık dönem dizisi idi. Biraz Jane Austen, biraz Charlotte Bronte kıvamında… Sanditon ‘un ilk sezon yazısında karakterleri diğer romanlardan benzettiğim karakterlere refere etmiştim. Sanırım burada da bunu yapmak istiyorum.
Sanditon’a bir askeri birlik gelmiştir. Bir dönem dizisine askeri birlik geldi mi aklımıza Gurur ve Önyargı’daki askeri birlik gelişi gelmesin de ne gelsin? Georgiana ve Charlotte’un kız kardeşi Allison’un yakışıklı üniformalı erkek görelim heyecanını, Kitty ve Lydia’nın zevkten dört köşe gelip geçen üniformalılara el sallamasına benzettim.

Askeri birlik geçerken atların önüne çıkan üniforma giymiş çocuğu ezilmekten kurtaran Charlotte Albay Lennox’un dikkatini çekmiş olacaktır. Bu sahne biraz ucuz kahramanlık ve dikkat çekme kokar ama hikayenin evrileceği konulara bir giriş niteliği taşıyacağından hoş görmek durumunda kalırız.
Charlotte cesur, gözü kara bir kadındır. Kendini fiziksel bir tehlikeye dahi atabilir. Buradan yardım ettiği çocuklara mürebbiyelik macerasına geçiş olacaktır. Bu da haliyle aklıma hem Jane Eyre’ı hem de Sound of Music ‘i müzikalini aklıma getirdi. Yani Charlotte ‘un sadece Georgiana’ya arkadaş olmak için gelmeyi kabul ettiği Sanditon’da birden bire mürebbiyelik işine soyunması biraz tuhaftır ama dizinin gidişatı uğruna bunu da hoş görürüz. Tıpkı Jane Eyre gibi kendi hayatını bir kocaya bağımlı kalmadan idame ettirebilecek yetenekler ile donatılmıştır. İş görüşmesinde evin hayata küsmüş duran, onunla ters konuşan ev sahibine kibarca haddini bildirerek, ettiği aklı başında cümlelerle adamın ilgisine de mazhar olur. Aynı zamanda bir mürebbiyeye ihtiyaç duymadığından emin olan evin büyük kızı Augusta ve oğlan kılığında dolaşan kız Leo ile sevgi bağı kurarak arkadaş olması, çocuklara karşı sert ve sevgisiz bir tutum gösteren Colbourne’e örnek olarak onu çocuklar ile buluşturması haliyle Sound of Music ‘i akla getirir (Bakınız Kaptan Von Trap). İkisinin birbirlerine aşık olacağını da buradan tahmin ederiz.

Askeri birlikle beraber Sanditon’a bir asker olarak geri dönen kötü adamımız Edward Denham, halasını ziyarete gelen Esther ve bir anda ortaya çıkan Edward’ın çocuğunu taşıdığını söyleyen hamile bir Clara ile Denham entrika üçlemesi tamamlanır. Esther’in çocuk sahibi olamadığı için Sanditon’a deniz havası almaya geldiğini öğreniriz. Üzücü bir şekilde Lord Babington fiziken yer almaz sadece gelen giden mektuplarda adını görürüz. Bence ikinci sezonun eksikliklerinden biri Esther ile Babington’un aşkların kullanılmamasıdır. Bunun yerine Edward’ın korkunç entrikalarını, Esther’in hamile kalma saplantısını izlemek durumunda kalırız. Esther’i sürekli ağlayan, bunalımda bir kadın olarak görmek keyifli olmaz.
Garnizonun Albayı Lennox’a gelelim. Kendisi Gurur ve Önyargıdaki Wickham karakteri gibi bir üçkağıtçıdır. Ama onun biraz daha gelişmiş bir versiyonudur. Wickham’ın genelde sadece kadınları kandırdığını biliriz ama Lennox hem tüm kasaba halkını hem de Parker kardeşleri hem de kadınları kandırır. İlk sezondan sonra Tom’un aklının artık başına gelmiş olmasını bekleriz ama o kadar kalın kafalıdır ki, Charlotte ile Sidney’in aşkına mani olduğunu eşi Mary ona söylemeden anlamamıştır. Bu sezonda da kardeşi Arthur’un fikirlerini görmezden gelip, Albay Lennox’a kanar. Neyse ki yine kardeşinin ve eşinin sayesinde bu çamurdan kurtulur, dört ayağının üzerine düşer.
Albay Lennox’un Charlotte’tan ilk görüşte hoşlanmasından sonra ona iltifatlar etmesi ve ona yakınlaşmaya çalışması sırasında onun Colbournlerde mürebbiye olduğunu öğrenince kızı Colbourne’e karşı uyarması, Wickham’ın Elizabeth Benneth’ı Mr. Darcy’e karşı doldurmasını aklıma getirmişti. Colbourne’de sosyal bir adam olmadığı için yaptığı ters konuşmalar Charlotte’u neredeyse bir ara adamın kötülüğüne ikna edecekti. Neyse ki Albay Lennox Charlotte’un bağımsız ruhunu doğru okuyamadığı veya Charlotte’ın kendi hisleri sebebi ile adamın tuzaklarına düşmez ve hatta sonradan öğreniriz ki aslında Albay Lennox kocasından uzakta iken Mr. Colbourne’un karısını baştan çıkartmış, belki de kadını hamile bırakmıştır. (kaos, entrika kotası onaylandı)

İkinci sezonun en temiz ve beklendik bir şekilde sonlanan aşk hikayesi Charlotte’un kız kardeşi Allison’ın başından geçer. İlk görüşte aşık olduğu Kaptan Carter’ın ve ilk görüşte gıcık olduğu Kaptan Fraser’ın arasında elbette ki hangi adam ile aşkının neticeleneceğini biliriz ama yine de güzel işlendiği için izlemesi keyifli olur. Bana bu Fraser ve Carter’ın durumu biraz Cyrano de Bergerac’ı hatırlatır. Ama Fraser Cyrano kadar saklanmaz, Allison’da Roxane kadar salak değildir. Dizinin bu sezonunda izleyicileri (şahsen beni en azından) tatmin eden aşk hikayesi Allison ile Fraser’ın aşkı olur. İki oyuncunun da temiz yüzleri bu aşk hikayesini izlemeyi keyifli kılar.

Sanditon ‘a yeni gelmiş bir sanatçı olan Charles Lockhart Georgiana ile tanışır ve ona ilgi duyduğunu belli eder. Ama Georgiana ona ilk başta pek yüz vermez. Arthur’un güvenini kazanan Charles ise Georgiana ile muhabbet etmek için bulduğu fırsatları hep değerlendirir. En sonunda Georgiana’nın yüzü gülecek midir? Açıkçası Charles Lockhart’ın Georgiana’ya yaklaşımı, ona bakışı, ona kendini bulmasını sağlayacak bir adam olarak yakınlaşması çok hoşuma gitmişti. Ona hem istediği özgürlüğü sağlayacak, hem de onu beklediği şekilde tutkuyla sevecek bir adam olarak gözükmüştü. Bu sebeple bu aşk hikayesinin gelişimi beni epey şaşırttı. Yine de üçüncü sezonu izleyene kadar Charles Lockhart ve Georgiana’nın bir şansı olabilir mi veya Georgiana ile Arthur Parker hala bir şekilde evlenebilir mi (Arthur’un kesinlikle evlenmeyi düşünmediğini söylemesine karşın) diye umutlarım kalmıştı. Ne kadar yanılmış olacağımı kesinlikle tahmin edemezdim. Ama bunu üçüncü sezonda anlatacağım.
Charlotte’un aşk hayatına gelirsek. İlk gördüğümüzde kendi kasabasında dans ettiği eski arkadaşı Ralph’ı sadece bir arkadaş olarak gördüğünü hissederiz. Sonrasında onu ilk gördüğü andan itibaren ilgisini açıkça belli eden Albay’a fazla pas vermez, hatta en sonunda onu tamamen reddeder, ama esas ilgisi mürebbiyelik yaptığı evdeki içine kapanık Alexander Colbourne’e olur.

Şimdi bu adam için iyi şeyler söylemek isterdim. Charlotte’a bakışı, ona olan zarif ilgisi falan iyidir hoştur ama en sonunda Charlotte’a attığı kazık, hatta iki kazık adama son derece gıcık olmama sebep olmuştur. İlk kazık, Charlotte’dan çok hoşlandığını belli ederek onu öpmesinin ardından bir gün sonra ‘bu yanlıştı artık burada çalışman doğru değil’ demesi olur. Charlotte kalbi paramparça olarak evden çıkar gider. Arkasından evin kahyası, Alexander ‘ı çok iyi tanıyan kadın ‘yapma böyle Xander, git mutluluğu bul’ deyip gaz verince, üstüne çocuklar da ‘Charlotte neden gitti, eve neşe getirmişti’ diye ağlayınca, Charlotte’u görmeye gider. Ama Charlotte çok kırılmıştır ve Mr. Colbourne’u ‘hata yapmış olduğumuz doğru, artık sizde mürebbiyelik yapamam’ deyip tersleyince, sanki kendisi olayların içine etmemiş gibi alıngan bir şekilde ‘durumunuzu net bir şekilde açıkladığınız için teşekkürler’ deyip çeker gider. (Adam yani önce kızı tersle, sonra dön, gurur yap, seni seviyorum bile diyeme, sonra bir de hava yap…- hala kızgınım bak) Burada Charlotte’un gözyaşları içinde ‘Enough!’ demesi dizinin 6 bölümü içerisindeki en içten en samimi sahnedir. Ben de tam yeter artık kıza çektirdiğin uyuz adam derken, kızcağıza da yeter!! demiştir.
Dizinin ikinci sezonunun sonunda Clara bebeğini Esther’e bırakıp, kendi yoluna gitmiştir. Esther’de bebeğini alıp kendi evine gider. O zaman bilmesek de bu iki karakterin Sanditon serisinden ayrılışıdır. Edward ise askeri birlikten de kovulur ve halasına kuyruğunu bacaklarının arasında sıkıştırmış bir şekilde af dilemeye gelir. Büyük hanım Denham’ın ise Edward’a çile çektirme planları olduğunu öğreniriz.
Allison ve Fraser evlenmiştir. Onların düğününe gelen Parkerler ve Georgiana’yı Ralph ile tanıştıran Charlotte, nişanlım diyerek herkesi ve bizi şoka sokar. Ama ona hak vermemek elde değildir. İki sezon boyunca zavallı kızcağızın kalbi Sanditon’da o kadar çok kırılmıştır ki… Bu şekilde bir sığınağı tercih etmesine kızamayız bile. Bunun devam edip sona ermeyebileceğini tahmin ederiz ancak Colbourne’nun attığı kazıklardan sonra üçüncü sezonda Charlotte’u geri kazanmasını da istemediğimi itiraf etmem gerek. O dönemde kesinlikle karşıydım ve üçüncü sezon oyuncuları netleşene kadar hala Mimar Stringer’ın dönüp Charlotte’a hak ettiği kıymeti vereceğini ümit ediyordum. Bunda da yanılmışım.
İkinci sezonun geneline baktığımda çoğunlukla keyif alarak izlediğim bölümler olduğunu söyleyebilirim. Heyecan ve gerginlikler dengeli kullanılmış ancak zavallı Charlotte sanki üçüncü sezonun varlığı sebebi ile bir aşk ertelemesine maruz kalmıştır. Şimdi üçüncü sezonu bilirken diğer karakterler ile ilgili çok da ileri geri konuşmam uygun olmayacaktır.
Üçüncü sezon ile devam edeceğim…
© Site içerisinde yazıların tüm hakkı saklıdır.
