
Vienna blood ‘un 3. Sezonu sessiz sedasız çıkmış.
Bu sefer daha önce aklıma geldi de hemen buldum. Birinci sezon ve ikinci sezonu keyifle izlemiştim. Şimdi yeni sezonu izleyince ne çok özlemişim doğrusu, onu anladım. Hem Max’i hem de Oscar’ı. Üstüne üstlük bu sezon hem bölümler hem de karakterlerin hepsi ayrı bir sevimliydi.
Max Liebermann’ı oynayan Matthew Beard ‘ü yakın zamanda başka bir dizide de izlemiştim ve burada izleyince bir sarıp sarmalayasım geldi. Boncuk boncuk bakan gözleri, temiz yüzlü ifadesi ile beklenmedik psikolojik analizlerini ciddi bir ifade ile yaparken ki hali ile bu çocuğu pek bir sevimli buluyorum doğrusu. Umarım daha çok tanınır ve daha çok film ve dizide oynar. Ponçik.

Bu sezon da yine 3 adet 1,5 saatlik filmlerden oluşuyor. Konular açıkçası ikinci sezondakilere göre daha bir ilgi çekici, daha sürükleyici geldi. Hem psikolojik analizler gerektiren, hem kompleks parçalar içeren bulmacalar. Üstüne üstlük yine Avrupa’nın içine düşmeye başladığı milliyetçi ve ırkçı olaylar eklenmiş. Bunların yanı sıra birde kadınların toplum içerisinde gelişen konumları görünmeye başlanmış.

Max ve Oscar’ı görmeyeli arkadaşlıkları daha da bir artmış. Bunu da öylesine lakayt olmadan, öylesine sakin, öylesine teklifsiz yansıtmışlar ki. Örneğin Max’ın muayenehanesine habersiz gelmiş olan Oscar’a Max’ın ‘demek beni takip edip yerimi buldun’ demesi ve gayet doğal bir şekilde oturup konuşmaya başlamaları, daha ilk sahneden aralarındaki muhabbetin artmış olduğunu gösterir bize.
Sonradan olaylar olup, Oscar yine Max’ın uzman görüşünden destek istediği zamanlarda da başlarına gelen olaylar konusunda fikirlerini daha rahat paylaşır, birbirlerini daha rahat eleştirir hale geldiklerini görürüz. Oscar Max’ın saplantılı katillere hayranlık duymasından tedirgin olduğunu belli eder, Max ise Oscar ile kendi hayatını daha çok paylaşır.
En çok güldüğüm sahnelerden birinde Oscar’ın yardım ettiği bir kadın ziyarete kendi yaptığı keki getirince, Max’ın ona ‘demek senin de hayranların varmış demesi’nin ardından kek kutusunu açıp, kekin görünüşü ile ilgili yorumda bulunduğu sahnedir. Oscar’ın ‘sakın sen şimdi bana kekin psikolojik analizini yaptığını söyleme’ demesi üzerine ise gayet ciddi bir ifade ile keki ısırıp, ‘aradaki marmeladın kalınlığına bakılırsa senden hoşlanıyor’ diye yorum yapması üzerine, Oscar’ın ‘git kendi kekini bul’ deyip keki elinden alması bu ikisinin teklifsiz arkadaşlığını bize bu sezonun ilk filminden gösterir.
Artık ilk sezondaki çekinceli ilk tanışma havası, ikinci sezonda ki biz arkadaş mıyız, yoksa sadece birbirini sıkça gören insanlar mıyız havasından, kendi iç esprilerini yapan, kendilerine has bir dostluğa dönüşmüştür.

Bir bölümde Max’ın babasının operasyona yardım için dahil edilmesi gerektiğinde, Max’ın babasına ‘Soruşturmaya hoşgeldin baba’ demesi ve Oscar’ın bakışı üzerine ‘biz genelde böyle diyoruz’ diye eklemesi gibi.
Max’ı ikinci sezonda nişanlısı Clara’dan ayrılmış, Doğa Tarihi müzesinde çalışan Amelia’nın peşinde, kadını bir gece dışarı çıkmaya ikna etmeye çalışırken bırakmıştık. Amelia en sonunda buluşmayı kabul edip, bunun için Max’ın muayenehanesine gittiğinde ise camdan, Max’a bir sebeple uğramış olan Clara ile Max’ın öpüşmesini görmüştü. Bu sezonda Amelia ortalarda yoktu ve adının bile hiç anılmamasından karakterin seriye sessiz sedasız veda ettiğini anlarız. Aslında bence bu dizinin dinamikleri için çok iyi olmuş. İkinci sezonda bezginlik verici bir kadını ikna etme süreci, gururu incinmiş Clara ile gerginlikler boş yere vakit almıştı.
Clara ise bu sezon ikinci sezondaki nişanını atmış, kendi ayaklarının üstünde durmaya çalışan bir kadın olarak kariyer peşinde koşturmaktadır. Gazetelere makale satmaya çalışmaktadır. Max ile karşılaştıklarında ona pek yüz vermeden sade bir selamlaşma ile geçer. Ancak sonradan olaylar ikisini en azından mesleki olarak tekrar bir araya getirecek şekilde gelişir. Max ve Oscar’dan tüyolar alan Clara, Viyana gazetlerinde iyi bir cinayet muhabiri olarak kendini göstermeye başlar. Clara karakterinin bu evrimi çok hoşuma gitti. İlk sezonda sadece güncel toplantılara katılan zarif kadın modundan, bir mesleğe kendini adayan, hırslı ve başarılı karizmatik bir karaktere dönüşmüş. Max ile aralarındaki mesafe ise bu gazetecilik işleri vesilesi ile kapanmaya başlar tekrar.
Bu serinin kadınlara güç verdiği tek karakter Clara olmaz. Max’ın ablası Leah da babasının işini devralmaya başlamıştır. Normalde oğulların devralacağı görev, Max doktor olmaya karar verdiği için boş kalmış, abla da ticari zekasını göstermeye fırsat bulmuştur. Babalarının kızlarının işi gayet iyi kotardığını görmesi, işin emin ellerde olduğunu bildiğini ifade ettiğini görürüz. Hala bir seyahate çıkarken Max’a ‘ablana göz kulak ol, ona kötü etki yapma’ gibi öğütler verirler, ama Max ‘ın ‘benden büyük olan o olduğuna göre bundan korkmanıza gerek yok’ yorumu, göze sokmadan ama alttan alta kadınların gücünü gösteren, benimseyen bir anlatım verir. Bu yönden hem Clara, hem Max’ın ablası, hem diğer hikayelerdeki kadın karakterler açısından serinin verdiği imaj çok hoşuma gitti doğrusu.

Max. Sevgili Max. Freud’un öğretilerine devam eden Max muayanehanesinde hastalarını kabul etmektedir. Hala tıp Freud’un analiz metotları ile tedaviyi çok dikkate almamaktadır. Diğer doktorların, özellikle bölümlerin başına atanmış daha eski doktorların psikoloji hastalarını ilaç ile uyutarak, uyuşturarak tedaviye öncelik verdiğini görürüz. Max’ın farklı çözüm önerilerini ya hiç dikkate almazlar ya da fazla uzun sürecek zahmetli bir boşa çaba olarak gördüklerini belli ederler. Ama neyseki Max özel muayenehanesinde kendisinden yardım isteyenlere destek vermeye devam etmektedir. Bazen onların istemedikleri analizleri yapsa ve komik cevaplar alsa da.
Oscar’ı oynayan Juergen Maurer de çok karizma bir aktör. Dizide olduğu sahnelerde abartılı olmayan oyunculuğu ile karakterini canlandırmış. Bu sezon ikili arasında dostluk vesilesi ile daha rahat hareket etmesinden, karakterini daha iyi gözlemleyebiliriz.

Dizi bize dönemin milliyetçilik akımı sebebi ile sertleşen ortamını sokaklarda hissettirir. Caddelerde broşür dağıtan gençler bir yandan da Almanca konuşmayanları istemiyoruz diye bağırmaktadırlar. Buna bir Slovak olan Oscar’da, İngiltereden gelmiş bir yahudi olan Max’da sinirlenmektedir.
Dizinin bu sezonunu o kadar çok sevdim ki, bu ara bunalımda olan bünyeme çok iyi geldi. Hem konular, hem çekimler, o harika Viyana manzaraları, kafelerde oturup kahve veya likörlerini içen zarif insanlar, karakterler İngilizce konuşmuş olsalar da metin olarak sunulan her detayın Almanca olmasına gösterilmiş detaylardaki incelikler… Sadece keşke daha çok bölüm olsaydı. Şimdi dördüncü sezonun henüz olup olmayacağını bilmeden nasıl bekleyeceğim. Belki ilk sezondan itibaren tekrar izlerim. Bu da keyifli olabilir.
© Site içerisinde yazıların tüm hakkı saklıdır.
