Aradığın şey kütüphanede saklı – Michiko Aoyama

Bilir misiniz? Bazen kitapçıda dolaşırken bir kitap size seslenir. Bazen elini kaldırır, bazen önünüze atlar, ama sizin onu aradığınızı bilir ve kendini belli eder. Bazen bir gazete yazısında, bazen bir blogda, bazen trende karşınıza oturan kişinin elinde görünüp, el sallar.

Bu hissi pekçok defa yaşadım. En unutamadıklarımdan biri Lizbon’da Portekizce kitaplar arasında daha isminin anlamının bile bilmezken bana seslenen Napoli dörtlemesi ‘dir.

Yakın zamanda da bu kitap oldu. Aradığın şey kütüphanede saklı. Kitapçıya başka bir kitaba bakmak için girmiştim. Ortaya koydukları masada, çok satanlar, yeni çıkanlar vs., bu da vardı. Şöyle bir elime aldım, içine bile pek bakmadım. Eve gittiğimde, toplu online kitap siparişime hemen ekledim.

Kargom geldiğinde de elim ilk bu kitaba gitti.

Kitap birbirinden bağımsız 5-6 bölümden oluşuyor. Her bir bölüm birbirinden bağımsız ama aslında hepsinin bir ortak noktası var. Her hikayenin kahramanı kendini bölgenin halk eğitim merkezinin kütüphanesinde buluyor. Orada da kütüphaneci hanım onların “neye ihtiyacı” varsa bu konuda kütüphanedeki ilgili kitap ve raf numaralarına yönlendiriyor.

İşinden pek memnun olmayan genç bir kadın, yeni anne olmuş kariyer yapmaya çalışan bir karakter, emekli olmuş bir amca, iş değiştirmek isteyen bir adam, işsiz bir genç. Babil, Cloud Atlas, 21 gram gibi farklı hikayeler anlatan, ipliklerin birbiri ile farklı zaman ve mekanlarda kesiştiğini anlatan filmler gibi, her bölümün baş karakterlerinin farklı enstantaneler ile birbirine dokunduğu bir hikaye örgüsüne sahip.

İnsanı okurken herşeyin mümkün olabileceğine inandırıyor. Bunu kitabın arka kapağında yazmışlar. Daily Mail’in yorumuymuş. Aynen de böyle hissettiriyor.

Okurken bir yandan da şunu düşünmeden edemedim. Sosyal ortamlarda sıklıkla, iş hayatı, imkanları, insan ilişkileri ile ilgili Avrupa’da böyle rahatlar, Japonya’da böyle saygılılar, Amerika’da özgürlük vs. gibi yorumlar yapılır. Hep komşunun bahçesindeki çimler daha yeşil gözükür. The Office dizisini izlediğimde Amerika’da geçen dizideki tiplerin, nasıl olup da bizim kültürümüzde bizim ofise benzemesine güldüysem, ki bu dizi de İngiliz dizisinden uyarlama olduğuna göre orada da benzer ortamlar olduğu gerçeği apaçık. Bu kitabı okurken de Japonya’daki bu 5-6 kişide o kadar çok kendimi ve çevremdeki kişileri gördüm ki. Aynı ikilemler, aynı pişmanlıklar, aynı söylemler, aynı kötüsüyle iyisiyle insanlar.

Japonya ‘da kişilere hitap ederlerken soyismin sonuna -san (saygı belirten bay/bayan gibi) , -chan (daha samimi hitap) ya da örneğin -onisan (abi manasında) gibi ekler alır. Sadece çok samimi olanlar birbirine ilk ismi ile hitap eder. Bunu kitapta orijinal bırakmamışlar, Kariguma Bey gibi sonuna eklemişler isimlerin. Çok fazla japon dizisi izlemiş olduğum için okurken ilkin tuhaf geldi bana Türkçe hali. Ama kitap ilerledikçe hemen alıştım bu hitabete.

Aldığıma, okuduğuma, kütüphaneme koyduğuma çok memnun olduğum bir kitap oldu. Genelde bestsellara şüphe ile yaklaşırdım ama bunu herkese öneririm.

Buna benzer bir iki başka roman daha aldım. Bakalım onlar da bunun kadar sevimli çıkacak mı…


Bir yanıt yazın