The Viscount Who Loved Me (Bridgerton serisi 2. kitap)

Geldik Bridgerton 2. Kitabınaaa.

İlk roman ile ilgili yazarken çok kolay bir dili olduğundan bahsetmiştim. Bu sebeple bu da su gibi aktı gitti. Zaten öyle üzerine kafa yoracak bir metin olmadığı için, hiç zorlayıcı olmadı doğrusu.

Serinin bu ikinci romanı dizinin son bölümünde Anthony’nin beyanında da belirtildiği üzere, Anthony’nin Vikontes olacak uygun bir kadın bulup, evlenip, bir varis sahibi olmak doğrultusundaki görevini yerine getirmeye karar vermesi ile başlıyor. Yüzüne bakılacak güzellikte, akıllı (ki ileriki jenerasyon salak olmasın), ailesine uygun, ama kesinlikle aşık olmayacağı iyi yetişmiş bir kız bulmak ana hedef.

O sene sosyeteye çıkan kızlardan Edwina Sheffield hem güzelliği hem zarafeti ile sezonun gözdesidir ama kendisinin de açıkça ilan ettiği üzere, ancak ablasından onay alan talipler ile ilerleyecektir. Fakat abla Kate ‘de öyle rahatlıkla ikna edilecek, kolay lokma değildir. Kızkardeşini de çok sevdiğinden onu, ona uygun olmayacak erkeklerden korumaya, özellikle Anthony Bridgerton gibi hovardalıkla, bir sürü sevgilisi olmakla meşhur bir adamla mutsuz bir evliliğe mahkum etmemekte kararlıdır. Anthony hem yakışıklı ve zengin bir Bridgerton hem de bir Vikont (Baron ile Kont arası bir asalet ünvanı) olmanın verdiği özgüven ile cezbetmek üzere yaklaştığı Kate’den hiç alışık olmadığı tepkiler alacaktır. Yine de ukala bir kadının lafıyla hareket edecek bir adam olmadığından, o da geri çekilmeyi kabul etmeyecek ve ikisinin çekişmesi kaçınılmaz olacaktır. Ancak herkesin gözdesi Edwina yerine gece rüyalarında Kate’i görmeye başlaması ufukta bir problem olarak gözükmektedir.


Anlaşıldığı üzere 2. kitap klişesi Hırçın Kız’dır. Dürüst olmak gerekirse, pek çok yönüyle belki alakası olmasa da ilk aklıma gelen Shakespeare’in Taming of the Shrew adlı  eseri oldu. Daha doğrusu bu eserden uyarlama 10 Things I Hate About You filminde (Shakespeare’in bu eserini okumadığım için ancak filmlerden örnek alabiliyorum maalesef), kız kardeşin buluşmaya çıkabilmesi için önce ablasının bir erkek arkadaşı olması gerektiği şartı koyulan iki kız kardeşten ötürü. Ama benzerlik bu noktada bitiyor. Kate’in biraz biraz özgün fikirli, kendine güvenen bir kız olarak portresi çizilmeye çalışılsa da, yine de çoğunlukla sosyal standartlara uyan bir tip olarak hazır bulunuyor.

İşin tuhafı Kate’in sadece Lady Whistledown’un yayınlarını okuyarak kafasında Vikont hakkında olumsuz bir imaj oluşturması ve bu fikrinde sabit olması aslında kızın adama çoktan birazcık vurulmuş olduğunu düşündürür ama hiç karşılaşmamış olmaları da Kate’in kafasındaki Anthony imajından hem nefret edip, hem de meraklandığını belli eder.

Bu doğrultuda genele baktığımızda aslında hedef klişenin nefretten doğan aşk hikayesi olduğunu söylemek daha doğru olacaktır.  Hem Kate’in Anthony’e duyduğu antipatinin dönüşümünü, hem de Anthony’nin pek de öyle popüler olmayan ve onu gıcık eden bir kıza ilgi duymaya başlamasını, aralarındaki kıvılcımlanmanın hikayesini takip ederiz. Kate tabi ki, kötü bir adam olarak bellediği erkeğin ne kadar iyi, ne kadar mükemmel bir adam olduğunu anlayacak, Anthony’de başta sadece şehvet duyduğu kadına nasıl aşık olacağını, gençlik döneminde aldığı saçma kararları tabi ki mükemmel karısı sayesinde nasıl yeneceğini öğrenecek falan filan. Bilindik romantik komedi klişeleri işte. Burada müthiş bir yaratıcılık beklemiyoruz bildiğiniz üzere. Gidiş yolundan puan veriyoruz şimdilik.

Kate’in biraz 10 Things I Hate About You ‘da ki (ya da Taming of the Shrew’da ki)  Katarina karakterine benzetilmeye çalışıldığı çok açık. Güya onun gibi diğer insanların ne düşündüğüne fazla aldırmayan, özellikle bir koca arayışında olmayan, fikir sahibi, kendi bildiğini okuyan, hayattan kendine göre zevk alan ama diğer insanların biraz huysuz diyeceği bir tip çizmeye çalışmışlar ama yazarın anlatım gücü veya kitapların derinliği elverdiğince tabi. Bir noktada klasik beyaz atlı prens kartının da kullanıldığı, bu sebeple baş kadın karakterin prensin kurtaracağı bir duruma düşmesinin sağlanması kaçınılmaz oluyor. Bunu da bu kitaplardan fazla bir şey beklemeden okuduğumuzdan fazla takılmadan ilerliyoruz.


Bu yazıyı yazana kadar serinin 5. Kitabına ulaştım ve sanırım bu kitabı diğerlerinden biraz daha fazla sevdiğimi söyleyebilirim. Belki de Anthony’e sempati duyduğumdadır ama onun iç dünyasını, saçma da olsa neyi neden yaptığını okumak keyifliydi. Biraz da Kate gibi bir kızın onun o aşırı kendine güvenini bocalatıp kendine aşık etmesi hikayesini sevdim herhalde. Bir kadın fantazisi olarak hangi kadın popüler olmayan kızın dikkat çekip herkesin imreneceği bir aşkı bulması hikayesini sevmez ki?

Opera sanatçısı sevgili olan Rossie karakteri bu romanda biraz yer alır. Daha önce de beraber oldukları ve Kate’i düşlemeye başlayan Anthony’nin aklını dağıtmak için kullanabileceği bir kadın olarak. Hiç dizideki gibi beraber olamayacaklarını kabullendiği bir eski aşık muamelesi etmez kadına. Bu yönden dizide karakterin biraz abartıldığını ama bunu da Anthony’nin karakterindeki değişimi yansıtmak için yaptıklarını düşünüyorum. İlk sezonun başında ailesine hükmetmeye çalışan, kendini de ailesine karşı görevleri ve kendi istekleri arasında kalmış biri olarak bulan genç adam, bazı şeyleri kabullenerek yoluna devam etmeye karar vermiştir. Kardeşlerine bazen fazla sert davranırken, dizinin sonlarına doğru onların fikirlerini dinlemeye ve gerektiğinde hak vermeye başlar. Bunda Rossie ile olan ilişkisinin bitme süreci de etkilidir. Dizi boyunca olgunlaşmıştır.

Romanda halihazırda o moddadır. İlk romandan ikinciye kadar belli bir karakter değişimi, olgunlaşma göremeyiz. Sadece romanın en başında belirtildiği üzere, ilk kitaptan farklı olarak kendi ölümlü hayatının bilincinde olan bir adam ve belli bir hayat planı olduğunu öğreniriz.

Romanı okuduktan sonra serinin 2. Sezonu için ise bazı düşüncelerim oldu tabi;

Herhalde dizide Hintli oyuncular canlandıracakları için Sheffield soy ismini Sharma olarak değiştirmişler. Açıkçası Hint dizilerini hiç sevmesem de Kate karakteri olarak seçilen aktrist Simone Ashley’i epey beğendim. Gerçekten nasıl oynayacak bilemiyorum ama kafamda canlandırdığım mimik ve hareketlere cuk oturdu. O yüzden dizinin 2. Sezonu için içimde bir umut var. Umarım çok batırmazlar.

Öte yandan kitapta çok fazla bir hikaye dallanıp budaklanması olmadığı için yine çeşitli dolguların yapılacağını düşünüyorum. Mesela artık bu sene sosyeteye çıkışını yapmış olacak Eloise’in uzun seneler boyunca en az 6 tane evlenme teklifi aldığını bildiğimden, bu sene en az bir adamın onun peşinden koşup onu evliliğe ikna etme çabasını izleyeceğimizden eminim. Ailesinin de ona bir miktar baskı yapması kaçınılmaz olacaktır. En azından annesinin.  Penelope’nin Colin’e olan platonik aşkının devam edeceği ama Colin’in onu hala farketmeyip cazibesi ile diğer kadınları etkilemeyi sürdüreceğinden, Benedict’in resim derslerine ve toplumun farklı tabakalarından insanlarla ilişkilerine devam edeceğinden, romanlarda geçmeyen ama dizi olduğundan devam ettireceklerini düşündüğüm Kraliçe’nin Whistledown’u – ki şimdi Penelope olduğunu biliyoruz- yakalamak için yine bir entrika çevireceğinden ve Penelope’nin yakalanmamak için alacağı risklerden…

Kitapta olup da izlemek istediğim kesinlikle bir sahne var. Umarım onu diziye alırlar. Aubrey Hall’de verilen yemek davetinde serinin kötü kadını Cressida Cowper  ‘in yine Penelope’yi köşeye kıstırıp ona laf sokarken, Anthony’nin gelip ona haddini bildirmesi. Tamam kabul ediyorum, tamamen bayat, klişe bir an, ama ne yapayım böyle basit numaralardan, özellikle okurken kafamda canlanan versiyonlarından çok hoşlanıyorum. Dizideki hali nasıl olur bilemem ama Sheldon Cooper ‘in dediği gibi “dünyanın en iyi grafik çipini” yani hayalgücünü çalıştırdığımda izlediğim çok keyifli geliyor.

Kate ile Anthony’nin ilk karşılaşma anlarından itibaren, kitaptaki birebir anları da çok keyifli olacaktır.

Kitapta anlamlandıramadığım bir nokta oldu. Belki benim gibi detaycı tipler dışındakiler için fark etmez ama kitabın başındaki ilk Whistledown makalesinin tarihi 13/04/1814 iken ve burada Kate’in vikont a neredeyse düşmanca davrandığı ifade edilip, aralarında bir ilişkinin ne heyecan verici olabileceği bahsedilirken, bir sonraki makalenin tarihi 20/04/1814 olması ve daha ikisinin hiç karşılaşmadığını, ve ilk karşılaşmalarında da ne Anthony’nin ne Colin’in Kate’in Anthony’e gıcık olduğunu bilmediğini anlarız. Tuhaf bir tarih hatası diye düşünüyorum.

Böyle de gereksiz bir noktaya parmak bastıktan sonra, 3. Kitap hakkında yazana kadar Bridgerton ile ilgili bu yazımı sonlandırayım.

The Viscount who loved me veya Türkçe çevirisi ile En Çok Beni Sev [– nedeennn böyle bir çeviri?!!] biraz romantik, biraz tutkulu bir hikaye işte. Can sıkıntısına birebir.

© Site içerisinde yazıların tüm hakkı saklıdır.


The Viscount Who Loved Me (Bridgerton serisi 2. kitap)’ için 2 yanıt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s