Romeo + Juliet – 1996 Film

O Verona

Aslında bu yazıyı okurken, arka fonda sürekli bu şarkının çalmasını isterdim. Bu unutulmaz melodi biraz Carmina Burana’yı hatırlatır hatırlatmasına, ama bu insanı hiç rahatsız etmez. Çünkü Carl Off’unda söylediği gibi “fortuna imperatrix mundi” yani Talih dünyayı yönetir, Şans dünyayı yönetir. Efsanevi iki aşık Romeo ve Julyet’in talihsiz hikayesine böyle sözleri olan bir müziği anımsatan bir esinti yakışmayacak da ne yakışacaktır. Üstüne üstlük bu esinti hikayenin yükselen ve alçalan noktalarına, hızlanan ve hız kesen dönemeçlerine öylesine uyumludur ki, sadece bu melodiyi dinlemek bile her seferinde kafamda filmi tekrar yaşamamı sağlar. Bir kalp çarpıntısı ile son notaları dinlerim.

Öncelikle Baz Luhrman’ın mükemmel Romeo + Juliet uyarlamasını henüz  izlemediyseniz, izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Normalde yazımı tamamlayıp, yeteri kadar övdükten sonra bu cümleyi yazarım ama bu film için bu kadar beklemeye gerek yok diye düşünüyorum. Yeteri kadar belki de biraz fazlaca öveceğim o ayrı, ama bencilce kendimi tatmin için.

Bu yüzyıllık hikaye için yazımı herhangi bir spoiler kaygısı olmadan direkt yazacağım. Yani herhalde mutlu son olmadığı en bilinen aşk hikayesi budur.

Hikaye bilindiği üzere Verona’da yaşayan iki düşman aile Capulet’ler ve Montague’ların biricik çocukları Romeo ve Julyet’in ilk görüşte birbirlerine aşık olmaları, ama aileler arasındaki düşmanlığın sebep olduğu olaylar ve çeşitli şanssızlıklar sebebi ile kavuşamamaları ve hatta ikisinin trajik ölümü ile biten hikayedir.

Baz Luhrman’nın yaptığı, bu klasik hikayeyi günümüze (yani filmin çekildiği 90′ lara) taşımaktır. Biliyorum, modern zaman uyarlaması deyince benim de ilk etapta tüylerim diken diken olur. Hatta bu filmi bir müddet izlemememin sebebi de budur. Jeneriğinde gördüğüm tuhaf kostümler, kılıç yerine konan tabancalar, fazlaca dramatik sekanslar, aslında sadece kavuşamayan aşıklar olarak bildiğim Romeo ve Julyet hikayesini, dönemin popüler yakışıklısı Leonardo Dicaprio’yu da kullanıp tekrar pişirip önümüze sürmüşler mantığı ile, çok cazip gelmediğinden hiç izleme hevesim olmamıştı. Ta ki, Kenneth Branagh’ın Kuru Gürültü filmini izleyene kadar. O film ile ilgili yazımda belirttiğim gibi bu film sayesinde Shakespeare ‘in kulaktan dolma fikirlerle değil de kendin okuyup , izleyip değerlendirilmesi gerektiğini anlamıştım.

Baz Luhrman

Film ile ilgili yazımdan önce biraz filmin yönetmeni Baz Luhrman ‘dan bahsetmek isterim. Kendisi bu filmden ziyade bundan sonra çevirdiği Moulin Rouge filmi ile ödül üstüne ödül alarak dikkat çekmiştir. Moulin Rouge ‘u izlediyseniz veya en azından jeneriğini gördüyseniz anlayacağınız üzere teatral bir hava yaratmada ustadır.  Bir stili vardır. Renk paletini çok iyi kullanır. Ben açıkçası bu yeteneğinin kendisi aynı zamanda bir tiyatro yapımcısı/yönetmeni olmasından beslendiğini düşünürdüm ama bu yazı için tekrar baktığımda, oraya gelene kadar bence çocukluktan itibaren ailesinden de etkilenmiştir. Annesinin bir salon dansı (vals/tango gibi) öğretmeni ve kıyafet dükkanı olmasından,  kendisi de küçük yaşta danslar öğrenmiş. Lisede tiyatro oynamış. 20 yaşında kazandıkları ile ortak bir tiyatro kurmuş. Bunun yanında Moulin Rouge ve Great Gasby filmlerinin müziklerinin de yapımcısıymış ve Grammy adayı olmuş. Filmlerinde de hem yazım, hem yönetim, hem stil hem de müzik açısından tümüne hakim bir maestro. Böyle adamların sanat için doğduğunu düşünüyorum ve çok takdir edip, hayallerinin peşinde koşma azimlerini de biraz kıskanıyorum doğrusu.

Bu film, Moulin Rouge ve hiç izlemediğim Strictly Ballroom filmleri Baz Luhrman’nın “Kırmızı Perde Üçlemesi” diye geçiyormuş.


Filme geçersek. Film hikayeyi modern zamana taşımış olsa da, dilini Shakespeare’in dili olarak bırakır. O yüzden ilk başta arabalara binip, birbirlerine sokak çetesi gibi silahlar çeken gençlerin konuşma tarzları çok saçma gelir. Ama yine de artık kesici aletler yerine tabanca taşıyan adamların konuşmalarında geçen kılıç, hançer gibi kelimelerin bir manası olması için adamların kendi silahlarına isimler takmış olduklarını görürüz. Kimisinin silahı üstünde marka gibi “Dagger” “Rapier” yazar, ya da silahın olduğu kutunun üstünde “Long Sword” gibi etiketler vardır.

Baz Luhrman’ın stilinden bahsetmiştik. Daha ilk açılışta filmin içinde film fragmanı vardır. Gösterişli bir şeylerle karşılaşacağımızın habercisidir bu. Bir haber bülteni vasıtası ile hikayenin geçtiği şehri, aileler arası düşmanlıkları, tüm sahneye ve hikayeye hakim oluruz. Birisinin dış ses olarak veya yapmacık bir şekilde anlatımı yerine ne kadar zekice bir fikirdir.

Juliet
Tybalt ve adamları

Ardından bir yandan Juliet ve ailesi ile tanışırız, bir yandan Romeo ile. Juliet o zaman neredeyse 14 yaşlarında bir kız, Romeo ise birkaç yaş daha büyük. (böyle bakınca çok sapıkça oluyor bu ilişki, o yüzden yaş kısmını geçelim) Romeo’yu da kendi adamları ve arkadaşları arasında görürüz.

Romeo
Mercutio, Romeo’un kuzeni ve adamları

Arkadaşları demişken, herhalde Romeo’nun en yakın arkadaşı Mercutio’ya özel bir paragraf açmadan geçmemeliyim. Mercutio’nun Romeo ile olan dostluğu her iki taraf için de değerlidir. Bunu Mercutio’nun Romeo’yu kendine getirmek için etrafında dört dönmesinden de anlarız, Romeo’nun Tybalt’in elinde ölen arkadaşının intikamını almak için gözünü karartmasında da. Ama filmde bu arkadaşlık önce alt imalarla sonra kostümlü partinin vermiş olduğu özgürleştirici ortamın sayesinde Mercutio’nun Romeo’ya sevgisinin aslında bir arkadaştan fazla olabileceği yönünde işlenir. Bu ilk izlediğimde, ki 90’ların sonuna doğru olduğunu göz önünde bulundurun, şimdiki gibi her dizide bir gay karakterin olması gibi değildi o zamanlar, çok marjinal gelmişti. Nasıl cüret diye şaşırmıştım. O zamanki kendi toyluğumun da etkisi var tabi bu şaşırmada. Ama şimdi baktığımda, bence böyle bir yönlenmeyi filmin genel havasına yedirerek anlatımı, Mercutio’nun sürekli kıskanç bir sevgili edasında Romeo’ya aşık olduğu kızlarla ilgili takılması, metinle paralel gider.

Mercutio – The Drag Queen

Filmin hikayesi diyalogları ile ilgili çok bir yorumum yok. Zaten bildiğimiz Shakespeare metni. Ama bu filmde benim çok sevdiğim, birkaç favori sahnelerim var.

  1. Romeo ve Julyet’in renkli balıkların olduğu akvaryumun farklı yanlarında ilk karşılaşmaları

2. Juliet’in Paris ile dansı sırasında Romeo ile gözgöze gelerek gülüşmeleri

3. Havuz başında kendi kendine aşk itirafında bulunan Juliyet’in onu izleyen Romeo ile karşılaşması ve havuza düşmeleri

4. Aynı gece “Bana bir tatmin vermeden mi gideceksin” diye soran Romeo’ya Julyet’in “sen bu gece nasıl bir tatmin bekliyorsun ki” diye sorması ve “benimkine karşılık aşkının sadık yeminini” cevabını alınca “onu zaten sen istemeden verdim bile” demesi.

5. Romeo ve Tybalt’in karşılaşması ve arada kalan Mercutio’nun ölümü

6. Romeo’nun Tybalt’i ile mücadelesi, “ya sen, ya ben ya da her ikimiz onunla beraber gitmeliyiz” sahnesi, ardından Tybalt’i öldürmesi ve orada Romeo’nun “Kaderin bir oyuncağıyım ben” çığlığı

7. Julyet’i öldü sanan Romeo’nun kiliseye gelmesi. Ve o fantastik ışıklandırılmış kilise sahnesi.

8. Ama özellikle burada bir sahne var ki, Romeo Julyet’in kollarında ölünce, Julyet’in ne yapacağını bilemez bir şekilde etrafa şaşkınca bakıp, ardından hıçkırarak ağlaması. Claire Danes’i bu filmin genelinde beğenirim ama bu sahnedeki acısını böylesine içtenlikle aktarmasını mükemmel bulurum.

Leonardo ‘ya gelirsek. Gözümde – 90′ lardan bahsediyorum – ismi sürekli gazetelerde magazin sayfalarında geçen, sadece yakışıklı diye övüldüğünü düşündüğüm bir oyuncuydu. Aslında bu filmini izlemeden önce Titanic’i izlemiştim.  Orada yere göğe sığdırılamamıştı. Tamam yakışıklıydı da, film zaten aşırı popüler bir film olduğundan, oyunculuklara övgülerin de abartıldığını düşünüyordum. Ama bu film ile Leonardo’yu farklı bir yere koydum. Bu adam sadece güzel bir yüz değildi, gözlerinde rolünü yaşıyordu. Nedense uzun yıllar ödüllerden hep eli boş çıktı, belki de iyi rakiplerin olduğu yıllara denk gelme talihsizliği yaşadı,bilemiyorum. Ama bu film ile bile, genç yaşında (film çevrilirken 21 yaşındaymış) ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu ispatlamış bence. Bu arada işin komiği Leonardo DiCaprio’ u da öyle çok yakışıklı bulmam şahsen. Ama en beğendiğim hali, bu filmdeki halidir.

Bir de genelde filmleri orjinal izlemeyi sevsem de tvde denk geldiğimden galiba bu filmi ilk dublajlı seyretmiştim. Bu sebeple seslendirmede hangi çeviriyi kullandıklarını bilmiyorum ama bazı replikleri aklımda kalmış Türkçeleri ile hatırlıyorum. Hatta orjinalde izlemek biraz zor bile geliyor. Çünkü “thou” gibi eski İngilizce kelimeleri anlamak, ritmi yakalamak oldukça zor. İyi bir seslendirme ile izlemek daha keyifli olabilir.

Bu sene filmin 25. yılı olması sebebi ile yazımı bunu kutlamaya ithaf ediyorum. Aslında yazıyı yazarken hiç de farkında değildim ama sona gelirken ufak bir hesapla böyle güzel yuvarlak bir rakama denk gelmesinin güzel bir tesadüf olduğunu düşündüm.

Bu uyarlamanın farklı tarzı ile herkesin sevgisini almayabileceğini bilsem de, kendim için Romeo ve Julyet hikayesinin daha farklı bir sinema uyarlamasını kolay kolay beğenemeyeceğimi düşünüyorum. (Tiyatro olarak farklı bir uyarlamasını izledim ve ondan ayrı bir yazıda bahsedebilirim) Metin aynı metin olsa da, genel atmosfer olarak beni başka bir boyuta taşıyor bu film. O yüzden tüm övgülerimi seve seve veriyorum.

© Site içerisinde yazıların tüm hakkı saklıdır.


Romeo + Juliet – 1996 Film” için bir yanıt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s