Much Ado About Nothing – Kuru Gürültü – 1993

Bu filmi ilk izlediğim zamanı çok iyi hatırlıyorum. Gazetenin “bugünkü filmler“  köşesinde küçük bir resmini görmüş, Keanu Reeves’in oynadığını okumuştum. Kostümlü bir filmde Keanu’yu izlemek ne harika olur, demiştim. Keanu vardı filmde ve onun için izlemiştim kabul, ama bu film sayesinde ondan başka harika oyuncuları tanınma şansım oldu. Üstüne üstlük bana Shakespeare için kocaman bir pencere de açmış oldu.

Bu film için bilinçli olarak izlediğim ilk Shakespeare filmi diyebilirim. Bundan öncesinde sadece karikatürlerde gördüğüm “olmak veya olmamak işte butün mesele bu” cümlesi ile elinde bir kafatası tutan adam , Hamlet klişesiydi benim için Shakespeare. Ya da sonu kötü biten aşıklar “Romeo ve Juliet”’ ti. Jul Sezar’ı okumuştuk arkadaşlarla, onu da efsanevi “Sende mi Brutus!” repliği olarak hatırlıyorum. O da epey bir kıyımla biten bir trajediydi. Ama zaten Shakespeare hep bir trajedi, bir dram değil miydi? Hep ciddi, hayat hakkında derin cümleler, öyle kolay anlaşılmayacak sorgulamalar. İnsan sadece kendine sunulanı kabul edince, işte böyle kendi önyargıları ile kendi kendini kısıtlıyormuş. Bunu bu film sayesinde birinci elden öğrenmiş oldum. Ama sanırım dersimi tam alamamış olacağım ki, Harry Potter yazımda belirttiğim gibi, benzer önyargıları yine yaşayacaktım. Olsun. Varsın yaşayalım.


Filme dönersek, yukardaki önyargılarım sebebiyle, filmin daha başlangıcında Beatrice ve Benedict’in atışmaları başladığı anda hislerim, şaşkınlık, hayret, gülümseme ve kahkahaya dönüştü. Shakespeare’ın aslında harika bir komedi yazarı da olduğunu bu film sayesinde öğrendim. Kelime oyunlarıyla yapılan komedinin bu kadar zarif olabileceğini, bu kadar zevk verebileceğini. Küfür olmaksızın, laf sokma sanatının nasıl icra edibileceğini. Üstelik bir de bu tercüme edebiyat üzerinden, çünkü ilk izlediğimde film dublajlıydı. Sonrasında merak ettiğim için orjinalini de okudum, izledim, kesinlikle orjinalinden izlenmeli ama o zaman izlediğim kanaldaki çeviri ve seslendirmenin de çok iyi olduğunu söyleyebilirim.

Filmi izledikçe, dürüst olayım ilk izlediğimde değil, ilk izlediğimde o kadar çok şeye hayret edip hayran kalmıştım ki, o anda neyin beni o kadar etkilediğini anlamamıştım, ama sonra tekrar tekrar izledikçe, bir tiyatro oyununun bu kadar doğal bir şekilde canlandırılmasına, sanki sahnede dekorlarla değil, gerçek, o anda oluyor gibi canlandırılmasına, bayılmış, hayran kalmıştım. Bu hissin izleyiciye akması için her bir ilmeğin özenle atılmış olması gerekir. Bazen tek bir karakterin vasat oyunculuğu bile bu hissi alıp götürebilir. Bu filmde ortalama oyunculuklar var ama o kadar mükemmel oyunculuklar ve öyle harika bir film yönetimi var ki, basit hataların hepsini kapatıyor. Filmin müziklerine daha gelmedim bile.

Hero ve Beatrice

Konusuna gelirsek, İtalya da iki kardeş prensin arasında çıkan güç savaşını, kendisine isyan eden kardeşini bastırarak zaferle sonuçlandıran Aragon Prensi Don Pedro, kardeşi “piç” Don John  ve ikisinin askerlerinin Messina şehrine, dönüşte uğrayacakları haberinin gelmesi ile başlar. Prensin yakın dostları Kont Claudio ve Senyor Benedikt’tir. Şehrin valisi onları ağırlamaktan büyük zevk duyar. Bu arada valinin güzel kızı Hero Kont tarafından farkedilmiştir. Aynı zamanda Benedict ile de valinin yeğeni Beatrice arasında savaş meydanı ve şehir arasında gidip gelen bir atışma düellosu olduğunu anlarız. Ama ikisi birbirlerini hiç görmemişlerdir. Onlar da karşılaşma ve bu sefer yüzyüze atışma şansı edinirler. Hikayenin devamında, tatlı hilelerden ölümcül iftiralara kadar dalgalanan olaylar silsilesini bir aşk hikayesi ile dolanmış bir şekilde izleyeceğiz. Ve son. Mutlu mu yoksa mutsuz mu? Bunu tabi ki bu noktada söylemeyeceğim. Ya da acaba zaten çoktan söyledim mi? Filmin adı “Kuru Gürültü” dostlarım…

Don John ve Don Pedro

Oyunculara gelirsek, uğruna izlediğim Keanu Reeves, öyle muhteşem bir performans sergilemiyor doğrusu. Ama kötü de değil. Orta yani. Onun “sarayda bir gül olmaktansa, yabanda bir ot olmayı tercih ederim” minvalindeki tirat sahnesini çok severim.

I had rather be a canker in a hedge than a rose in his grace, and it better fits my blood to be disdained of all than to fashion a carriage to rob love from any. In this, though I cannot be said to be a flattering honest man, it must not be denied but I am a plain-dealing villain.

Act I, Scene III

Son kısımda “dürüst bir adamım diye övülemem, ama düzgün bir kötü adam olduğum da inkar edilemez diyor” Çok havalı ve etkileyici değil de, nedir?

Benedict (Kenneth Branagh)

Kenneth Branagh’a gelirsek… Ah Kenneth Branagh. Filmin aynı zamanda yönetmeni olan Kenneth Branagh’ı o zamanlar tanımıyordum tabi, daha önce de bir Shakespeare uyarlaması ile (Henry V) ile ödül almış olduğunu da bilmiyordum. Sonradan yine kendi yönettiği 4 saatlik Hamlet uyarlaması ve kendi yönetmese de harika oynadığı Iago karakteri ile Othello, onun ismini iyice öğrenmemi sağlamıştı. Yönetmelik konusunda başarısı ayrı ama o kendini beğenmiş Benedikt’i canlandırışındaki şirinlik, o kaypaklıkları, hele hele Benedikt’in “Ben ölünceye kadar evlenmeyeceğimi söyledim, ama evleninceye kadar yaşayacağımı düşünmemiştim” repliğindeki şapşallığına bayılırım. Film boyunca hazır cevaplılığı ile mimikleri ile meşhur Benedict’i etten kemiğe gerçek bir insana dönüştürüyor.

O dönemde evli olduğu Emma Thompson’un canlandırdığı Beatrice ile atışmaları. İkisininde oyunculukları o kadar başarılı ki… Beatrice biraz nasıl desem, pek lafını esirgemeyen, yakaladığı anda yapıştırıp laf sokan zeki bir kız. Böyle herkese bir kulp bulup dalga geçmesine, bak evde kalırsın biraz ağırbaşlı ol diyenlere de, ben bekar mutluyum, kızkurusu olarak ölmeyi planlıyorum diye kendiyle de dalga geçecek kadar özgüvenli bir yandan da.

Emma Thompson.  Emma Thompson’u hep bir ayrı severim. Böyle kendine güvenen kadınları çok seviyorum. Dürüst olmalıyım ki onu da ilk bu filmle radarıma aldım. Sonradan herhalde en sevdiğim Jane Austen uyarlamalarından biri olan Sense and Sensibility filmi ile uyarlama senaryo dalında Oscar ‘da aldı tabi. O film yüzünde kendisini daha da çok sevdim.

Diğer oyunculardan, Claudio’yu canlandıran, o zaman daha önce defa Ölü Ozanlar Derneğinden tanıdığım Robert Sean Leonard (ki filmi izleme kararımda ikinci sebepti kendisi) ve daha ilk filmi olan gencecik bir Kate Beckinsale. Bir yanda da Don Pedro’ yu canlandıran yakışıklı Denzel Washington ve hafif tuhaf güvenlik amiri Dogberry’i oynayan Michael Keaton, filmin diğer ağır topları. Hatta ve hatta filmde o zaman kaç yaşındaydı bilmiyorum ama nispeten genç bir Imelda Staunton (Harry Potter’ın korkunç Dolores Umbridge’i) var desem.

Spoiler gibi olan kısma gelirsek, yani filmin en sevdiğim kısmı.

Filmin başından itibaren Benedick’in de Beatrice’in de birbirlerine laf sokmadan duramadıklarını, bazen biraz kırıcı olup, ileri bile gidebildiklerini görürüz. Aşık olup Hero ile elele dolaşmalara çıkan Claudio için bile aşk bir erkeği zavallıya çeviriyor diyerek dalga geçen Benedick’in, canları sıkıldığı ve biraz dalga geçmelerinden hınçlarını almak için bu ikisini diğerinin ona aşık olduğuna inandırmaya karar veren arkadaşları onların duymayacağını düşünüyormuş gibi yaparak, arkalarından dedikodu yaparlar, ve bu inatçı ikilinin diğeri tarafından sevildiklerini duydukları anda ki değişimleri müthiştir.

Filmin diğer aşk hikayesi ise Claudio ve Hero arasında geçer. Burada Don John, hem genel olarak ortalığı karıştırmak hem de abisinin yanında kendi yerini dolduran Kont Claudio’ya özel pislik yapmak istediğinden, onun düğününü engellemek için kumpas kurup Prens ve Kont’un Hero’nun düğün gecesinden önce onu aldattığını sanmasını sağlar. Bu tabi düğünde büyük bir trajediye sebep olur.

Hikaye derli toplu bir şekilde neticelenecektir tabi.

Günümüzde artık belki uyarlamalar çok daha dinamik formatta, çok daha değişik filmler şeklinde yapılıyor olabilir ama bu filmin 1993 yapımı olduğunu düşünürsek (sanırım ben 94 veya 95 de izlemiştim) bence hala farklı bir klasmanda. Bir Shakespeare uyarlaması olarak kesinlikle izlenmesi gerekir, uyarlamaların yüzaklarından biri, ama ondan da öte, harika bir komedi/drama filmi. Bu kadar büyük bir kadroyu hem gençlik halleriyle, hem harika kostümler içinde, hem de muhteşem bir dekor çevresinde izlemek büyük bir keyif.

Sona gelmeden önce filmin müziklerini yapan ve Kenneth Branagh ile toplamda 14 film de çalışmış olan Patrick Doyle’ dan da bahsetmeliyim. Bu filmin en etkileyici yanlarından biri de açılıştaki şiir ve onun şarkı halidir. Şiir tabi ki Shakespeare’in ama şarkıya uyarlama Patrick Doyle’un başarısı.

O zaman….

Sigh no more, ladies, sigh no more.
Men were deceivers ever,
One foot in sea, and one on shore,
To one thing constant never.

© Site içerisinde yazıların tüm hakkı saklıdır.


Much Ado About Nothing – Kuru Gürültü – 1993” için bir yanıt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s