Beyaz Yelkenler

Aşağıdaki şiiri yıllaaar yıllar evvel İTÜ de okuyan ve tiyatro kulübünde olduğunu söyleyen bir arkadaşımın yaptığı web sayfasına bakmak için açtığımda o sayfada görmüştüm. Ya o zaman kimin şiiri olduğu yazılmamıştı, ya da Jaques Brel yazıyordu çünkü ben bunu bu kadar uzun zaman boyunca Jaques Brel’in bir şarkısından sözler diye bilmiş, öyle bellemişim. Hatta bir dönem Brel’in hangi şarkısından, melodisi nasıl acaba diye bulmak için adamın fransızca şarkı sözlerini çevirttirmiştim google translate ile, ama bulamamıştım.

Bugün nedense tekrar aklıma geldi, ezberimde olan “beyaz yelkenlerin gelip seni almasını bekliyorsan” dizelerini google da arattığımda Bertolt Brecht ‘in bir şiiri diye karşıma çıktı.

Serüvene koşmak için
trenler bekliyorsan,
güneşini yakalayıp gözüne yerleştirmek için
beyaz yelkenlerin gelip seni almalarını bekliyorsan,
yarına inanmak için
gün batımına,
iyi kalpli görünmek için
zayıflığa,
ve güçlü görünmek için öfkeye ihtiyacın varsa,
demek ki hiç bir şey anlamadın…

Kimin olursa olsun, o kadar yıldır, çıktısını cüzdanlarımın (cüzdanım değişse de o da taşınmıştır) bir köşesinde sakladığım dizelerdir. Benim için anlamı büyüktür. Bir şeyler yapmak, bir şeylere başlamak için birilerine ihtiyaç duymamak, birilerine bel bağlamamak, hatta bazen öğrenilmiş tepkileri bile kabullenmemek üzerine bir anlam taşır. Zaten sözlerinden bellidir de, kendi adıma, bazen bir sinemaya yalnız gitmek, bazen kendi başına seyahate çıkmak, tek ve yek olarak, ofiste, topluluk içinde bir başına kalmayı göze almak üzerine, çekingen bir birey olarak bana uçurumdan atlamak için bir cesaret vermiştir.

Tabi ki bu dizeleri unuttuğum çok olur. Bazen korkularıma yenik düşer, o sıçrayışı yapamam. Bu anlar çoktur. Ama bazen de birşeyleri yapmak için beklediğimi fark ederim. O zaman ne bekliyorsun diye sorarım. Kimi bekliyorsun ki? Birilerinin seni çağırmasını bekliyorsan, bekleme. Kimse elinden tutmak ve seni alıp götürmek için orada değil. Herkes kendi hikayesini yaşıyor. Bunun için kimseye gücenemezsin.

Kendi maceranı kendin yazmalısın. Kolay değil. Yazılamıyor bazen. Biliyorum. Beyaz yelkenler ufukta gözüküyor ama senin olduğun sahile uğramıyor. Sen onlara doğru git! Merak ediyorum, bir gün denize atlayıp açığa doğru, bilinmeyene doğru yüzme çılgınlığını yapabilecek miyim? Çılgınlık derken, arkadaş ortamlarında o bir çılgındır yaa gibi yapılan konuşmalardaki yapay çılgınlıkları (herkesin kendi hayalgücüne veya anlayışına bırakıyorum yapay çılgınlığı) kast etmiyorum. O “leap of faith” dedikleri inanç atlamasını, sonunu bilmeden yapılan o atlamayı kastediyorum. Çakılma olasılığını kabullenerek.

Şimdiye kadar genelde karşı kıyıyı görmeden veya geri dönme mesafesini hesap etmeden çok da açılmadım gibi. Kendi çapımda cesaret ettiğim konular olsa da, bilinmeyene doğru bir atlayış yapmadım. Şu aralar öyle bir hissiyat içindeyim. Ama düşüncesinde bile bir intihar atlayışı diye dilimin ucuna geliyor. Nasıl bir bakış açısı içindeyim, anlayın.

İçimde bir dalga var. Şimdilik gelgitle kabarık. Bir yanım buna asılmak istiyor, bu dalga ile sörf yap diyor, ama bir yanım, çok da heyecanlanma, biliyorsun bu dalgaların çabuk sönüyor, sonra sığ sularda kalakalıp, ağlıyorsun diyor. Bir amaç, bir heyecan arayışı var ama zamanında çekilmiş acıların korkusu mani oluyor bazı şeylere. Gençken kurulan bazı hayallerin işlememesi büyük hayalkırıklıkları yaşatmıştı ve sonrasında farklı kabullenişler geldi. Bu da hayatta öğrenilmesi gereken bir ders mi acaba?

Off, cesaret ve gözükaralıkla başlayan bir yazı nasıl da karamsar hislerle neticelendi şimdi? Neden? Belki de amaç büyük büyük hayaller değil ama bir hayal ve ona ulaşma çabası gösterme sadece. Belki…


Bir yanıt yazın