The Settlers – Los colonos – 2023 Film

Yine mideye bir yumruk indiren, yetmeyip tokatlayan başka bir film.

Film herhalde en çok merak ettiğim yerlerden biri olan Tierra del Fiego da geçiyor. Ateş toprakları. Patagonya. Ve derdini daha en baştan net olarak belli ediyor. Tarlada çalışan bir grup adamdan birinin kolu kaza sonucu kopunca, başlarındaki teğmen burada tek kollu adamın bir ölüden daha fazla faydası olmaz deyip tak diye vuruyor adamı. O esnada at mı bu kardeşim, nasıl vuruyorsun diye şoka giriyoruz zaten ki atlarda bile üzülürsün böyle sahnede. Adamcağızı öldürüyor bildiğiniz.

Neyse. Buradan filmin tarzını anlarız. İşçiler arasında yer alan indigious halktan yani yerlilerden, sonradan bir melez olduğunu öğreneceğimiz genç çocuk, Segundo’nun bu olayı hem bir korku hem de bir tiksinti ile izlediğini görürüz.

Olaylar 1900’lerin başlarından itibaren bu bölgede Onas denilen yerli halkın soykırımının anlatımına döner. Bu anlatım bazen vahşi, bazen çok daha vahşi şeklinde ilerler. Başbakan tarafından bölgenin yönetimi verilmiş Jose Menendez ismindeki adam (bu gerçek yaşamdan alınmış bir karakter bu arada) arazisinden yerlileri çıkartmak (bu yok etmek demekmiş) ister ve bunun için adam tutar. Bu adamlardan biri Birleşik devletlerde kızılderililere benzer avlar yapan bir adam, kendine teğmen diyen bir İngiliz (ki bu da gerçek yaşamdan alınmış)  ve iyi atış yapıyor diye ekibe seçilen bizim yerli melez olur.

Bunlar yerlilerin bir yerleşkesini bulup keklik gibi vururlar hepsini. Canlı bıraktıkları kadınlardan birine de tecavüz ederler. Bir tek melez korkudan bunlara uyar gibi yapar, vurmaz kimseyi, hatta teğmeni ve öbür avcıyı vurayım mı diye bir tereddüt yaşar ama yapmaz. Sadece onu da kadına tecavüz etmesi için zorladıklarında kadını boğup öldürür.

Sonrasında dünyanın sonundaki denize ulaştıklarında başka daha manyak bir ingiliz, eski bir asker, ile karşılaşırlar. Bu noktada teğmenin veya yanındaki kovboyun başına ne gelirse gelsin onlara acıyacak halimiz kalmamıştır. Ama melez yerliye bir acırız.

Manyak komutanın yanındaki köle yerli kadın bir başkadır. Beyazlardan tiksintisini yüzünde belli eder. Cesurdur bakışları. Segundo gibi nefretini korkunun arkasında saklamaz. Segundo’ya ‘sen ben at’ deyip beraber kaçmayı teklif eder. Segundo’nun cevabını duyamayız ama ertesi sabah teğmen, Segundo ve kadını arka arkaya atla giderken görürüz.

Sonra bir anda 7 yıl sonraya atlar film. Jose Menendez’in evindeyizdir. Santiago yani Şili’nin başkentinden gelmiş bir ziyaretçiyi kızı ve bir rahip ile beraber beklemektedir. Burada yerli oldukları belli iki küçük kızın lüks bir evde piyano eşliğinde Menendez ve rahibe bir şarkı söylediklerini görürüz. Şarkı güzeldir güzel olmasına amma velakin, sahne bir o kadar manidardır. Zorla dinleri değiştirilen, Hristiyanlık aşılanmaya çalışılan halkın ellerinden alınan çocuklar başka aileler tarafından büyütülmektedir. Anne with an E dizisinde de benzer işleri görmüştük. Klasik asimilasyon teknikleridir bu.

Çünkü soykırımdan, katliamdan sonraki basamakları, asimile etmektir. Eskimolara ve Avusturalya yerlilerine yapılanlar, gizli kısırlaştırma gibi işler hep bunların bir yan dalı. Dillerini yasaklama, kıyafetlerine veya göreneklerine engel olma gibi devam eder.

Konuk geldiğinde, nazik ama soğukça selamlaşırlar. Devlet görevlisi Marcial Vicuña yuvarlak gözlükleri ardından kibar ama kat-i bir şekilde başkente gelen, yerlilere yapılan kötü muamele haberlerinin ne kadar rahatsızlık verdiğinden bahseder. Babası cevap veremeden kız atılır. Kibirle, buradaki yerli halka nasıl yardım ettiklerinden haberleri olmadığından, yerlilere yemek verdiklerinden, çocuklarını evlat edinip düzgün evlerde büyümelerini sağladıklarından, bu bölgedeki çiftçilikten ülkeye nasıl gelir sağladıklarını vurgulayan sert bir konuşma yapar. Acı olan buna inanması ve halka ne yaptıklarının farkında olmamasıdır. Arkada hizmetçilik yapan yerli kadının aynı karede çekilmesi bir tesadüf değildir.

Menendez ve Vicuña başbaşa konuşmaya çalışma odasına geçtiklerinde, başkentten hesap sormaya gelindiği umudumuza bir darbe gelir. Adam Jose Menendez’in 10 senelik sözleşmesinin bitmek üzere olduğunu ve aslında kendisinin bu toprakların işletmesinin onun elinde kalmasını istediğini söyler. Ama yerlilere yapıldığı söylenenler, huzursuzluk çıkartmaktadır. Görünüş önemlidir. “Kan bulaşmış koyun postu beş para etmez.”

Kızıl domuz denilen teğmen Maclannen öldüğü için olaylara şahit olan, onunla beraber yolculuk eden melez yerli ile görüşmek istediğini söyler. Yerini öğrenip gittiğinde ise kulübede o yerli kadını, Rosa’yı bulurlar önce. Kocasının yerini söylemek istemeyen kadını, kibar gibi görünüp, aleni bir şekilde tehdit ile yola getiren Marcial Vicuña, Segundo ile konuşur. Segundo ona teğmenin nasıl ziyafet düzenleyip yerlileri çağırdığını ve sarhoş olduktan sonra onları nasıl vurduklarını detaylı anlatır. Adam bunları not ettirir güzelce. Rosa’nın bunları neden öğrenmek istediği sorusuna cevabı adalet için olur. Ama Rosa buna pek inanmış gözükmez.

Sonra söylediklerinin inandırıcı olması için onların Şili halkının geleneklerini kabullenmiş olduğunu göstermeleri gerektiğini söyler ve onlara o dönemin modern kıyafetlerini bir güzel giydirir. Saçlarını başlarını yaptırır. Bir çay içme seremonisi tertip eder. Tiyatro gibi. Galiba filmin bir başka acı sahnesi de budur. Bana kraliçe Margot filminin sonundaki repliği hatırlatır yine. Elbisene kan bulaşmış, ne olacak? Yüzünde gülümseme eksik olmasın.

Segundo’nun karısı Rosa’nın duruşu ise filmin finalidir. Vicuña’nın ısrarla ‘fincanını alsana’ ‘sabit durma’ diye bağırmasına karşın giydirdikleri kıyafet ile öylece sabit otururken, olanları anlayan acı dolu bakışları ile sahneyi kapatır kadın.

Devamında o dönemden çekilmiş gibi gözüken hareketli film sahneleri geçer yazılar ile.

Bazı açılardan aşırı zor , bazı açılardan muhteşem bir film. Tierra del Fiego manzaraları muhteşem. Doğa, çayırlar, dağlar, okyanus tüm enginliği ile geniş açı sahnelerle bize sunuluyor. İzlemesi harika. Ama işin içine iki ayaklı yıkıcılar, insanoğlu hatta şöyle demeli, medeniyet getiren beyaz insan girince, olayların nasıl da korkunçlaşabildiğine inanmak zor değil. İnsanlık tarihi bununla dolu.

Wikipedia’dan okuduğum kadarı ile topluluk olarak yaşayan bu yerli halk, Onas insanları, sahiplenme kavramını bilmediklerinden,  çayırın özelleştirilmesini, çiftliklerdeki koyunların mal olarak birisine ait olduğunu anlamadıkları için çiftliklerden hayvanlar yakalamışlar. Koca çayır neden çit kuruyorsun anlamamışlar. Ama beyaz adam öyle mi? Kendi malına bir başkası göz koyacak, el dokunduracak. Ne mümkün! Bu insanları bölgeden temizlemek için aynı bu filmdeki gibi tutulan insanlar, getirdikleri kulak, el, kelle sayısına göre para almışlar, hatta rahim getirdiklerinde iki katı para almışlar. Ne de olsa çoğalmalarını da önlemiş olmuşlar. İnsanoğlunun vahşetinin sınırı yok değil mi?


Filmde küçük çocukların piyano eşliğinde söylediği bir ninni var. All the Pretty Little Horses ismindeki ninniyi ilk duyduğumda, çocuklar tarafından söylenmesine karşın, herhalde çekimden, ortamın vermiş olduğu o yerli çocukların ispanyollaştırılması havasından dolayı bir dokunmuştu bana. Huzurdan ziyade bir hüzün vermişti. Ninninin sözlerine bakarken, geçmişini de öğrendim. Bu ninninin özellikle Amerika’nın güneyinde, köle zenci kadınlar tarafından bakımları altında olan beyaz çocuklar için söylendiği yazıyor. Kendi çocukları ya köle barakalarında ya da satılmış olarak onlardan uzakta, kalplerinde bir acı ile söylenmiş bir ninni.

Filmin sonunda bu şarkının bu sefer Victor Jara isminde Şili’nin meşhur bir şarkıcısı tarafından seslendirilmiş versiyonu çalar. Bu versiyona, adamın sesine ve yorumuna o kadar bayıldım, şarkı filmin finali ile beraber öyle kalbime kadar sızdı ki, Victor Jara’yı merak edip internetten baktım.

Bakmaz olaydım.

Şili’nin Pinochet tarafından yapılan 70’lerdeki darbesi esnasında, üniversitedeki öğretim görevlileri arasında stadyumuna toplananlar arasındaymış bu şarkıcı. Hem şarkıcı, hem tiyatrocu, tiyatro yönetmeni, hem şair, hem de öğretim görevlisi.  Suçu komünist olmak. Orada insanların morali düşmesin diye şarkı söylemeye devam etmiş. Onu insanlardan ayırmışlar. İşkence etmişler, ellerini kırmışlar. Yine de şarkı söylemeye devam etmiş. En sonunda idam etmişler. Makineli tüfeklerle taramışlar. Cesedini stadyumda sergilemişler. Güney Amerika’daki çeşitli ülkelerde gerçekleşmiş (Amerikan destekli) sosyalistlere karşı yapılan askeri darbeleri ve Türkiye’deki 1980 darbesi hakkında okumak çok içimi acıtıyor. İnsanın insana yapabildikleri, yapabilecekleri çok belli. Bir de şimdi, bu dönemde Türkiye’de yaşananlar var. Gördüklerimiz ve henüz bilmediklerimiz.

İçimde tırmık izleri.

Bu film bana çok şey düşündürttü. Sadece bunun için bile sevebilirdim ama başka bir sürü duyguyu harekete geçirdi. Bunun için de ayrıca sevdim. Patagonya için de ayrı.


Bir yanıt yazın