
Bu aralar Mubi’den devam. – Aslında bu yazıyı yazalı bir ay oluyor. Bir ay kadar önce şirazemiz kaydığı için içimden herhangi bir yazıyı düzenlemek gelmedi. Şimdi de yazıyı gözden geçirirken hislerim biraz farklı evrilmiş olabilir. Yazının sonunda belirteceğim.-
Şişli Kız. The Girl with the needle. Danca ise Pigen med nalen.
Pigen med nålen
Hikayeden kısaca bahsetmem gerekirse, ki kesinlikle bahsetmek istemiyorum ama saçma olacak bahsetmezsem gibime geliyor. Spoiler olacak şekilde yazacağım yani… öyle.
1919 da Kopenhag’da geçen bir film. Savaş için üniforma üretimine dönmüş bir atölyede dikiş başında çalışan Karoline’nin istenmeyen bir hamilelikle sonuçlanan ilişkisi onu kendi kendine bebeği düşürtmeye çalışırken hamamda bir kadınla tanışmasına doğru götürür. Kadın ona istenmeyen bebekleri sahiplendirdiğini söyleyerek doğurunca ona getirmesini söyler. Devamında farklı açılımlara doğru gidecektir.
Film asap bozucu. Pek çok açıdan. Siyah-beyaz çekilmiş. Savaş sonrası fakirlik içinde yaşayan insanları anlatıyor. Savaştan sakat olarak dönen bir adam bir yanda, kadınla ilişki kurduktan sonra annesi para ile tehdit edince kadını ortada bırakan bir adam bir diğer yanda. Memesinden akan süt ziyan olmasın diye neredeyse 8 yaşına gelmiş bir çocuğu emziren bir kadın. Bebekler ise… Bebekler maalesef evlatlık verilmiyor sayın seyirciler. Tavuk gibi boğazlanıp kanalizasyona atılıyorlar.
Bu, filmin asap bozucu yanlarından biri. Konusu yani. Danimarkadan seri katil bir kadının hikayesinden çıkmış film. Kadın 25 e yakın bebek öldürmüş. Sebebini bilmiyorum. Merak da etmiyorum. Ama okuduklarımdan kafama yatan bir bağlam var.

Filmde (ve gerçek hayatta) evlilik dışı doğmuş, bakılamayan, istenmeyen bebeklere yeni aileler bulacağım diye kadınları kandırıp bebeklerini alıyor. Sonra onları öldürüyor.
Oyuncular falan iyidir, çekimler başarılıdır. Kabulüm. Ama film herşeyiyle sevimsiz. Oyuncuların suratlarındaki ifadeler, hepsini bana meymenetsiz hissettirdi. Ortam kötü, koşullar kötü bunları da kabul ediyorum. Film gerçekçi çekilmiş. Bana göre değil sadece. İçimi şişirdi şişli kız.
Merak edip Letterboxd de yorumları okudum. Beğenen çok. Beğenmeyen de var. (Ben uyuzluk olsun diye yarım yıldız verdim mesela.) Okuduğum yorumlar arasında bağlam olarak sadece bir yoruma katıldım. Bu film daha çok kürtaj yasaklarına bir eleştiri gibi. Katil kadının travması da buradan tetikleniyor sanki. Bıraksa bizim terzi kız kendini şişle kanatacakken, belki de bunun sonucu ölecekken, yapma diyip onu dururup, bebeğini getir bir ailesi olsun diye kandırıyor. Halbuki istenmeyen gebeliği sonlandırabilse bir doktor yardımı ile buna gerek kalmayacak. Filme bu bağlamda bakınca biraz daha izlenebilir, dayanılabilir olabilir. Yine de kasvetli.
Danimarka’da kürtaj ancak 1973 de yasallaşmış. Türkiye ‘de ise 1983 de. Bu kadar geç olduğunu bilmiyordum. Yazık. Dünyada hala 24 ülkede yasal değilmiş. Kürtaj hassas bir mesele. Nedense erkeklerin kadınlara karışması için en çok sevdikleri konulardan biri bu. Bir kadının bebek doğurma kararındaki hak sahipliğini gasp etme yani. Doğacak olan iki kişinin genetik meteryali olacak olsa da, hormonal olarak en büyük dalgalanmayı yaşayacak kişi kadın. Bakınız witches…
Geçen instagramda yabancı bir kadının kürtaj kliniği önünde protesto yapanları ağlayarak eleştirmesine denk gelmiştim. Kadın kliniğin karşı tarafında oturduğunu, klinik ile bir işi olmadığını söylüyordu. Ama insanların hergün gelip protesto yapmalarının kötülük olduğunu, zaten kürtaj kararını vermek zor bir şeyken, bir de insanların durumlarını bilmeden gelip onları alenen eleştirmelerinin acımasızlık olduğunu söylüyordu. Kalbine dokunmuş, gözlerinde yaşlarla anlatıyordu derdini.
Bizde de pekçok noktada tabu kürtaj. Etrafımdaki insanların konuşmalarından anlıyorum bunu. Çünkü evlenip çocuk sahibi olmak evrensel bir kural olarak algılanıyor ya, kürtajın ilerde istediğinde çocuk sahibi olmada problem yaratacağından, bir varlığı öldürme kararına kadar giden bir eleştiri ve yorum bombardımanına geçiliyor.
Faşistlere tahammülüm yok. Her türlü faşistliğe.
Sonuç itibari ile Cannes’de aday olmuş, Oscarlar’da da aday bir film. Ama fena. Daha doğrusu bana göre değil. Sevene saygım sonsuz.
– 1 ay sonrasındaki görüşüm: Kürtajla ilgili iyi yazmışım doğrusu. Bunları yazdığımı unutup, sadece filmi gömdüm sanıyordum. Hele şu son zamanlarda kadın bedenine yapılmaya çalışılan baskılardan, ülkeye olanlardan sonra filmin hissiyatı daha da vahim geliyor. Damızlık Kızın Öyküsü de bir disütopya ama maalesef disütopyaların geleceğin olasılıkları hakkında fikir yürütmeleri çok isabetli olabiliyor. Ha film hala kasvetli ve iç sıkıcı. Ama olanlar da öyle. Ne demiştim. Faşistlere tahammülüm yok. Her türlü faşistliğe!
© Site içerisinde yazıların tüm hakkı saklıdır.