The Fall – 2006 Film

The Fall bir film mi sadece? Gerçekten?

Tarzem Şah’ın bir şaheseri. (Tarsem Singh. Doğru okunuşu nasıldır, hiç bakmadım. Ben bu yönetmenin ismini ilk öğrendiğimden beri böyle okuyorum, bu yazımda da böyle yazacağım, sanki zaten Şah yakışan bir ifade.)

Aslında Tarzem Şah’ın izlediğim ilk filmi Jennifer Lopez’li (ki oyuncu olarak pek sevmem, şarkıcılığı ayrı) rüya ve halüsinasyon karışımı tuhaf katmanlı, o zamanlar hiçbirşey anlamadığım Hücre (The Cell) idi. Sonra öğrendim ki meğer REM ‘in Losing my religion şarkısının video klibini de bu adam yönetmiş. Diğer kliplerini  bilmiyorum gerçekten. Ama bu klipte de filmdeki masalsı hava mevcut. Şimdi düşününce Hücre’ye bir şans daha versem fena olmayacak. O zaman film bana epey bir huzursuzluk, tekinsizlik vermiş, korkutmuştu. Zihnimin derin köşelerine itelemiştim. Şimdi belki farklı bir açıdan izleyebilirim.

Bu filmi ise bu yönetmenin olduğunu bilmeden izlemiştim ilk kez. Hatta yönetmeni kimmiş, deyip o zaman adını öğrenmiştim. Ve ilk izlediğim andan itibaren beni büyülemişti. Nasıl büyülemesin? O kadar çok farklı kulvarı var ki. Hatırlıyorum, şimdi artık kapanmış kanallardan birindeydi. Bir iki kere gösterdiler, çünkü ikinci gösterdiklerinde videoya almıştım. Böylelikle sık sık tekrar tekrar bakıyordum. O zamanlar sağda solda bulunmuyordu her film. Haliyle Türkçe dublajlı izlemiştim. Bazı yerleri tam anlamamamı da çeviri ve seslendirme kaybı diye yorumlamıştım. Sanırım bu seferki izleyişim, orijinal dilde olduğu için çok daha anlamlı geldi.

Filmin farklı kulvarları var diyordum. Öncelikle görsellik demeliyim. Ama görselliği de bölmeliyim.

Lokasyonlar. Hiçbir filmde bu filmdeki kadar, burası neresi, dekor mu, gerçek bir yer mi, dediğim sahne olmamıştır. Hindistan’ın farklı yerlerinde çekilmiş, dekor desem verilmiş emeğe, gerçek desem insanlık tarihindeki mimari beceriye doğru giden, farklı labirentlerden ulaşılabilecek nihai nokta olan hayranlığa varıyordum. Hindistan’ı bu filme kadar hiç böylesine merak etmemiştim. Özellikle o basamaklı yerin yapay bir yer olduğunu sanıyordum. Gerçekten bir kuyu olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Allah nasip ederse, kendi gözlerimle de görmek isterim doğrusu.

Sonrasında kostümler. Başroldeki Lee Pace’ in üstündeki ispanyol paçalı önü düğmeli askeri kıyafete mi, yoksa kadının yüzünde yelpaze ile yapılmış peçe detayına, ya da düğün kıyafetinin boncuklardan yapılmış duvağına mı daha çok hayran kalsaydım? Bunlar ilk aklıma gelenler. Filmin hem masalsı anlatımında hem de gerçek hayat esnasında geçen dönem kostümlerinin hepsini çok beğeniyorum. Kolu kırık küçük kızın üstüne yarım giydirilmiş hırka detayından, kelebeklere takıntılı olan adamın kelebek desenli tüylü kabanına, hintli savaşçının renkli kostümlerinden, düşman askerlerinin o radyoloji teknikeri kostümünden evrilmiş korkunç üniformalarına kadar. Kostümleri Eiko Ishioka ismindeki, epey de ünlüymüş, bir kadın tasarımcı yapmış. Bu kadın Bram Stoker’s Drakula’nın kostümlerini de ve bir sürü olimpiyat takımının üniformalarını da yapan kadınmış. Kesinlikle çok ince bir zevki varmış.

En son ama aslında ilk sırada ise,  görüntü yönetmenliği. Hepimiz fotoğraf çekeriz. Fiziken gördüğümüz ya da iyi bir fotoğrafçının çekiminde gördüğümüz ile kendi çektiğimiz arasındaki farkı biliriz. Çekimlerin yapılmış olduğu mekanlar ne kadar görkemli yerler olsa da bu filmdeki kadar parlak, canlı ve gölgeli olarak ekrana yansımasının sağlanmış olmasının büyük bir başarı olduğunu kimse inkar edemez. Filmin belki de en büyük başarısı renklerin vermiş olduğu etkileyiciliktir. Kırmızının bazen bir maskedeki hali, bazen bir bayraktaki hali bazen de alına konan bir noktadaki hali gibi etkilidir. Bunu her renk için söyleyebiliriz. Sarılar, maviler, yeşiller… Filmin görüntü yönetmeni Colin Watkinson’mış. Merak ettim. Adamın diğer işleri neler diye. İçlerinden benim bildiğim ve çok etkilenerek izlediğim, özellikle renklerin görselleştirilmesi açısından dengenin sağlanmasından anımsatan, Damızlık Kızın Öyküsü – Hand Maid’s Tale dizisi oldu.

Yönetmenin bakış açısından gelen beceri, titizlik ve detaylar ise geniş sekanslardaki görüntülerin muazzamlığı, uçan bir kelebekten, denizde bir kelebek izine, oradan da bir adaya evrilmesi, ya da rahibin yüzünün boş bir çöle yansıması geçişindeki zarafetler ile unutulamaz hale getirilmiş. Tiyatrovari çekilen sahnelerdeki estetiği izlemek ise apayrı bir keyif.

Filmi her izleyişimde, neredeyse her bir anına kareyi dondurarak bakmak istiyorum. Ama bu, bir Nuri Bilge Ceylan filmi durağanlığında değildir. NBC filmlerini tam olarak sevmeme sebebim bu. Filmler görsel olarak çok güzel, etkileyici pek çok sahne var, anlattığı mevzular da vurucu. Ama anlatım. O kasvetli, uzun duraklamalı, bezdirici anlatım. Bu sinema mı, foto roman mı? Neyse.

Bu filmde iki hikaye anlatılır. Güncel anda, 1920’lerde California’da bir hastanede geçen bir hikaye vardır. Kırık bir kolla hastanede yatan Alexandria isminde 5 yaşındaki küçük bir kız ile Roy isminde, filmlerde dublör olarak çalışırken at ile tren köprüsünden atlayış yapıp hastanelik olmuş genç bir adamın hikayesidir bu. Roy kazası sebebi ile yatalak kalmıştır, Alexandria ile tesadüf eseri tanışır ve bu garip ikili arkadaş olurlar. Roy küçük kız ile muhabbet ederken, ona hikaye anlatmaya başladığında da ikinci hikayeye girmiş oluruz. Bu ikinci hikaye bizi sihirli bir halıya bindirmiş gibi farklı diyarlara götürür, farklı karakterleri yaratır.

Görsellik öylesine canlı, öylesine muhteşemdir ki, hem anı dondurmak isteriz, hem de bir yandan bir sonraki sahneyi görmek, hızını yakalamak isteriz. Bazen Alexandria gibi, Roy hikayenin en güzel yerinde durunca isyan ederiz. Bu film zarların atılıp, üst üste düşeş gelmesi gibidir. Her bir sahne birbirini kovalar ve tam bir önceki ne kadar etkileyici bir andı derken, bir sonraki etkileyici ana geçeriz. Belki bu yüzden film tekrar tekrar izlense de sıkmaz hiç.

Oyunculara gelirse. Lee Pace diyorum ve biraz bekliyorum. Aslında önce küçük kızı demeliydim. O kadar doğal olabilen hiçbir çocuk oyuncu izlemedim. Bir sürü çocuk filmi küçüklükten beri izlemişimdir. Shirley Temple’lardan Anna Paquin, Macaulay Culkin’lere. Bu herhalde yönetmenin de sağladığı bir ortamdan kaynaklanmış. Bir de çocuğun Amerikalı olmamasından. Rol kesiyormuş gibi gözükmeyen, büyümüş de küçülmüş olmayan, meraklı, arada burnunu kaşıyıp, elinde sümük var mı diye bakan, anlamadığı zaman ‘ne? ne? ne?’ diye tekrar tekrar soran, bakışlarında bazen saf bir masumiyet bazen de muziplik yer alan, güldüğünde yanakları sevimli sevimli toplanırken, eksik ön dişleri ortaya çıkan bir küçük melek. Catinca Untaru isminde Romanya’dan bir küçük kız. Filmde 5 yaşında bir kızı canlandırıyor ama bunu yeni öğrendim meğer 9 yaşında imiş film çekilirken. Öyle de ufak tefek duruyor. Arkadaşlarımın 5 yaşındaki çocuklarını çok gördüğüm için ben maksimum 6 ile başlamıştır çekime, çekimler uzasa ki bu filmde uzamış diye duymuştum, sadece “4 sene ve 24 lokasyon” detayını bilmiyordum, 2 sene sürse 8 de bitirmiştir demiştim. Yani aslında gerçekten 5 yaşında başlayıp, bu esnada büyümüş kız. Hatta son sahnelerde boyu uzamış gelmişti. Boy atmıştır çocuk bu kadar senede, normal.

Lee Pace ise. Off. Bu adamı çok tanımıyordum aslında. Cnbce de bir dizisi vardı. Bu filmde izledikten sonra mı oynamıştı tv de? Sanırım. Lee Pace için izlemeye çalışmıştım ama çok ilerleyememiştim. Pushing Daisies. Fiziken dokununca (parmak ucu ile bile) düşüp ölüyor muydu birileri, öyle birşeydi. Sevememiştim. Başroldekilerin birbirine dokunamaması, o çaresizlik germişti beni. Sonrasında en bildiğim filmi Hobbit film serisi idi. Orada orman elflerinin kralı, Legolas’ın babası rolündeydi. Orman elflerinin sert olduğu bilinse de, bu hırslı ve kibirli olarak biraz sevimsiz karakterde bir elf idi. Yine de Lee Pace’in havası çok güzeldi, çok etkileyici idi. Hani başka kim olsa bu rolde olmazdı. Galiba Hobbit’in yönetmeni Peter Jackson özellikle bu filmden dolayı Lee Pace’i Elf Kralı rolüne istemiş. The Fall’da çok güzel ve çok etkileyici idi. Kostümler içindeki duruşları, pozları, hepsinde o kadar güzel, o kadar bakılası. Ama hastane sahnelerindeki hali bir başka etkileyicidir. 

Filmde sakatlanmış, yatakta kalmış, yavaş yavaş intiharını planlayan, küçük kızla beraberken bakışlarında oluşan o yumuşaklık rol mü yapıyor, yoksa gerçekten bu çocukla oynuyor mu diye düşündüğüm samimiyette bir oyunculuk gösteriyor. Küçük  Alexandria ‘a “sana epik bir hikaye anlatayım mı?” diye sorduğunda aslında bizi de o epik hikayeye davet ettiğinde, peşinden canı gönüllü olarak gideriz.

Devamında ise,  Alexandria ‘nın kazasından sonra ufak bir oğlan çocuğu gibi suçlu suçlu başında oturması, onun yanında ağlaması işte bu anlar çok etkileyicidir. 

Ve müzik. Beethoven’ı hep çok sevdim. Evimizdeki pikap vardı ve ailem klasik müzik sevdikleri için sık sık çalarlardı. En çok Beethoven’ın 9. senfonini dinlemişizdir. Bu yüzden sağır iken acayip müzikler besteleyebilmiş olması mucizevi bir başarı olan bu besteci benim için farklı bir yerdedir. Büyüdükçe, insanın müzik zevki evrildikçe, senfoniler bir bütün olsa da onların içinden belli parçaları daha çok sevmeye, tercih etmeye başlıyorsunuz. Vivaldi’nin Dört mevsiminde bile özellikle sevdiğim belli parçalar vardır, geneline hayran olsam da. Bu filmde Beethoven’ın 7. senfonisinin “second movement” denilen Allegretto bölümü kullanılır. Parça kendi başına zaten muhteşemdir ama bu filmde, ilk sahnelerdeki çekimin ritmi ile kullanılması, yok hayır, bu filmi izleyip bu sahneden etkilenmeyen olabilir mi? Ya da en son sahneleri izlemeden, parçanın bitmesini beklemeden ekranı kapatan olabilir mi?

Filmde Roy hikayeyi anlattıkça biz Alexandria’nın kafasında canlanan görseli izleriz. Alexandria portakal bahçeleri olan bir göçmen ailedendir. Film ilerledikçe annesini ve küçük kardeşini görürüz. Annesi ingilizce bile bilmemekte, doktor ile arasındaki çeviriyi Alexandria yapmaktadır. Sonrasında evlerinin “kızgın insanlar” tarafından yakıldığını ve babasının da öldürülmüş olduğunu öğreniriz. O masum ifadesi ile bir acıma beklemeden, bir gerçeği basitçe açıklar gibi Roy’a bunu söyler. Roy’un yüzünde Alexandria’da görmeyi beklediğimiz ama göremediğimiz, çünkü o küçük bir çocuktur ve kızgın insanların neden böyle bir şey yaptığını anlamlandıramadığı için kendine acıma da duymaz, o acıma ve üzülme ifadesini Roy da görürüz.

Hikaye ilerledikçe, Alexandria’nın Roy’a bağlanmasını, onu bir nevi babası yerine koyduğunu, hikayenin canlandırılmasından anlarız. Bu canlandırmada komik detaylar da olur. Roy hikayede ekibindeki bir adamı “Indian” olarak söylediği için, Alexandria bahçelerinde çalışan Hintliyi katar görseline. Aslında Roy çektiği western filmdeki kızılderiliyi kast etmiştir ama Indian-Hintli deyince kızın bildiği bir Hintli vardır zaten. Maskeli haydut ilk başta Alexandria’nın babası gibi dişleri ayrıkken, bir süre sonra Roy’un kendisi haline gelmesi gibi detaylar hikayeyi içselleştiren Alexandria’yı bize anlatır.

Filmdeki hikayelerde ilerlersek, Roy Alexandria’yı hikayeleri ile eğlerken bir yandan da onu ilaç odasından kendisi için morfin çalması için kandırmaya çalışmaktadır. Bir iki defa ikna olsa da Alexandria ona tam olarak istediği miktarda ilaç sağlayamaz. Roy içine düştüğü bunalımda, çekimde yaşadığı kaza sonucunda yatakta kalmış, ayaklarını tam olarak hissedemiyor ve sevdiği kadın filmin başrolüne aşık olup onu terketmişken, istediği şey hayatına son vermektir. Bir gün Alexandria Roy’un öldüğünü zannedip çok korkunca, ona ilaç getirmek için gizlice eczaneye gider ve orada düşer. Bu düştüğü andan kızı kafası sarılmış halde görene kadar başından geçenlerin kukla tiyatrosu gibi anlatılması da çok hoşuma giden detaylardan biridir. (Bu bölümü yine yeni öğrendiğim kadarı ile Lauenstein- Lauenstein animasyon firması hazırlamış) Sonrasında Roy’u gördüğünde ona “Sırrımızı söylemedim. Bana iğne batırıp işkence bile yaptılar ama söylemedim” dediğinde, Roy ile beraber gözyaşlarımızı tutamayız. Roy’dan hikaye istediğinde, ve Roy “benden mutlu son çıkmaz” dediğinde daha çok ağlarız.

Alexandria’nın ısrarlarına dayanamayan Roy hikayeye devam eder. Eder etmesine ama bulunduğu o karamsar ruh hali ile hikayedeki kahramanlara oldukça kötü sonlar yazmaya başlar. Kendi rolü de dahil. Alexandria’nın “neden hepsini öldürüyorsun?” sorusuna, “bu benim hikayem” der. “Ne istersem o olur. ” Ama Alexandria “bu benim de hikayem”der. Öyledir de. Beraber yazdıkları, bir noktada kahramanın önceki evliliğinden olma kızı olarak hikayeye de katılmış Alexandria ile, onun sayesinde yazılmış bir hikayedir. Roy kıza kıyamaz. Hikaye de kendini öldürtürken, Alexandria’nın kenardan ona “Roy, kalk ve savaş” “Roy, onu öldürme, yaşat onu” diye ağlamaları  sonucu yaşayacağı, sevdiği ama sevgisi karşısında onu aldatıp başka adama giden aşk nesnesi kadını kovacağı, kötü adamın onun elinden olmasa da öleceği bir son yazar. Bu hikaye sayesinde, Alexandria sayesinde Roy yaşamaya karar verir.

Filmin sonunda Alexandria’yı portakal bahçesinde görürüz. Hastanede ölen yaşlı bir adamın takma dişlerini portakal kabuklarının arasında toprağa gömer, dişi olan portakallar verecek bir ağaç çıkması için. Annesi ona Roy’un iyileştiğini ve sinemaya, aksiyon filmlerindeki dublörlük işine döndüğünü söylemiştir. Alexandria onun olduğu filmi defalarca kez izlemiştir. Ve en son da yine 7. senfoninin mükemmel müziği eşliğinde eski filmlerden dublörlerin emek verdiği aksiyon sahnelerini izleriz. Alexandria bunların herbirini Roy’un da yaptığına inandığını duyarız. Bu film ile ilgili tek emin olamadığım ise Roy’un, gerçekten iyileşip, yürümeye başlayıp başlamadığı. Ama bu sonun gerçek olduğuna inanmak istiyorum ve öyle de yapıyorum. Gerçekten.

Bu filmden hiçbir zaman sıkılabileceğimi düşünmüyorum. Tek korkum, yine tekrar tekrar izleme döngüsüne girmek. Bir dönem o kadar çok tekrar seyrediyordum ki. Şimdi de aklım hala bunda. Yeni baştan izlesem mi? İçimden içimden soruyorum. Beni bu kadar etkileyen neydi? Nedir? Galiba küçüklükten beri bir roman, bir dizi, bir film okuyup izlediğimde hikayenin içine dahil olabileceğim bir karakter yaratmaktan zevk almam ana sebep. Bir sebepte buradaki gibi normal insanların, Roy’un tanınmış bir oyuncu değil de bir dublör olması, Alexandria’nın basit bir aileden gelen küçük bir kız olması, buz taşıyan adamın, hastanedeki hademenin, Roy’un ayağı sakat arkadaşı gibi normal insanların hikayede ne isterse o olabiliyor olması beni çok heyecanlandırıyor. Kendi hikayeni yazmak mı? Belki de içimi coşturan bu. Arka fona da ruhunu şahlandıran bir müzik koymak bir de. Bu Allegretto da olabilir, Paganini’nin Caprice’i de, veya Vivaldi’nin La notte’si olabilir. Ne istersen olabilir. İstersen Guns’n’Roses’in Dont Cry’i bile olabilir.

Küçük kız ile bu genç adamın sanki gerçekmiş gibi olan filmi. Bunu yazarken fark ettim, bu film gerçek olması gereken hikayelerden biri.

Mubi de bu filmi görünce çok heyecanlandım. Uzun zamandır izlememiştim. Sonra öğrendim ki, uzun bir zamandır hiçbir platformda yokmuş bu film ve mubi’de 4k olarak yenilenmiş versiyonunu gösterme hakkını yeni almış. Hatta Mubi’nin youtube kanalında bu yayınlanmaya özel yapılmış bir Lee Pace röportajı mevcut.

Hatta bir de Tarzem Şah’lı olan varmış.

Hatta şunu söylemeliyim, Tarzem’in röportajını izlediğimde, filmi izlerken ki kadar duygulandım. Bu filmin yapımının ne kadar meşakkatli olduğunu tahmin ediyordum ama bu adanmışlık, bu emek. Hiç bilmiyordum. Çekimi 4 sene sürmüşken, filmin gerçek haline varışının hikayesi on yıllarca sürmüş. Bu bir insanın hayatının emeği.

Filmin 2006 Toronto Film Festivalinde ilk gösteriminde pek tutmamış olması da ayrı bir hüzün. Röportajda filmin çıkışından 2 sene sonra överek öne çıkartan Roger Ebert ismindeki film eleştirmeninden şükranla bahsediyor Tarzem. Onun sayesinde film izleyicilere doğru düzgün ulaşmış. Bunca sene sonra da Mubi sayesinde yeni nesil tanışabilecek belki de.

Bu röportajdan sonra bu filmi kucaklamak, sarıp sarmalamak istedim. Ayrıca Tarzem’in tüm filmlerini izlemeye de kesin karar verdim. Kendini bir hikayeye böylesine adamış bir insana saygı göstermemek kendimin yapacağı bir ayıp olmayacak. Nasıl filmler olursa olsunlar bir şans vereceğim.

Bu film hikayesini 1981 yapımı Yo Ho Ho isminde Bulgar yapımı bir filmden almış. Youtubeda bunu da buldum. Atlaya zıplaya baktım şöyle bir ama yok, hastane hikayesi aynı ama diğer hikayelerdeki görkem yok ve görsellik çok vasat. Belki de Tarzem’i bu hikaye için böyle bir film yapmaya iten de bu olmuştur. Ne olabileceğini görmüş bu hikayenin. Olabileceği kadar gerçeğe yakın hale getirmiş.

Yazıyı bitirmeden youtube dan birkaç video daha buldum. Behind the scenes videoları, çekim arkası. Ve o kuyulu sahne bilgisayar effekti değilmiş. Aman Allahım! Lokasyonun gerçek olduğunu biliyordum da o kadar adamın aynı anda hareket etmesini sağlamak. Ben ayna falan filan koymuşlardır diyordum. Çılgınlık!

Sona ulaştım mı, bilmiyorum? Bu film için daha çok yazıp çizebilirim gibi. Şimdilik sona erişmişken, tüm korkulara gugli gugli gugli…be gone…


Bir yanıt yazın