The Wind Rises – Rüzgar Yükseliyor 2013 Anime Film

The Wind Rises 2. Dünya savaşında kullanılan uçaklar olan uçak severler arasında meşhur Mitsubishi A5M ve Mitsubishi A6M Zero’ün tasarımcısı mühendis  Jiro Horikoshi’nin hayatını hafif değişiklikler ile anlatan, hikayeye bazı kısımları ise Tatsuo Hori’nin “The Wind Has Risen”  isimli romanından eklenmiş zarif bir film. İlk önce Miyazaki’nin çizdiği bir manga olarak yayınlanmış, sonra film yapılmış. İlk okuduğumda kitabın filmi diye düşünsem de, roman daha çok Hori’nin kendi deneyimleri iken, hisler Jiro ‘nun hayatındaki olaylara adapte edilmiş.

Miyazaki filmleri arasında en gerçekçisi, rüyalar ve ayak üstü hayaller dışında fantastik öğe içermeyen, film gibi bir anime filmi olmuş bu.  Bu yönden beni şaşırtsa da çok hoşuma gitti. Şu son birkaç seneye kadar Miyazaki’nin emeklilik öncesi son filmi olduğu için, sanki jübileyi gerçek bir film ile yapmak istemiş gibi geldi.

Uçak hayranlığı konusu, özellikle küçük oğlan çocuklarındaki bu tutku bana hemen Güneş İmparatorluğu filmini getirir. Oradaki ingiliz çocuğun uçaklara merakını yani.

Miyazaki’nin de babası, abisinin uçak parçası üreten fabrikasında müdür olarak çalışmaktaymış. Miyazaki Airplane isimli şirket 2. Dünya Savaşı sırasında bu Japon Mitsubishi savaş uçaklarının çeşitli parçalarını ama özellikle pervanelerini üretiyormuş. Miyazaki’nin uçan objelere, çizgilerindeki steam punk pervane ve dönen parçalara merakının bu geçmişinden geldiği akla geliyor. 


Bu film de küçük bir oğlan çocuğunun uçma merakı ile başlar. Rüyasında uçaklar uçurduğunu görür ama gözleri epey bozuktur ve tatlı rüyası bile bu sebeple kabusla bitmektedir. Bir gün okulunda bir öğretmeninden ödünç aldığı bir havacılık dergisinde ünlü italyan uçak tasarımcısı  Giovanni Battista Caproni’nin haberlerini okuyunca, bu sefer rüyasına bu adam ziyarete gelir. Ve ona der ki, ben hayatım boyunca uçak uçurmadım. Herkes uçak uçurabilir, ama çok az insan uçak tasarlayabilir. Uçak yapmak onları uçurmaktan daha iyidir. Bu genç çocuğun içinde yer bulan bir cümle olur. Annesine ben uçak mühendisi olacağım der.  

Gerçekten de 5 sene sonraya gittiğimizde, onu trende Tokyo’ya üniversitede okumaya giderken görürüz. Hava almak için vagonların arasına çıktığında ise hayatının aşkı Naoko ile karşılacaktır. İkisi de esen rüzgarın (evet rüzgar aşkı var bu filmde, galiba biraz da bunun için çok sevdim ama rüzgarın anlamı biraz daha farklı), keyfini alan bu iki genç, birbirlerini “Le vent se lève” “il faut tenter de vivre” cümleleri ile selamlarlar. Bu cümleler Paul Valery’nin Le Cimentiere Marin isimli bir şiirinden dizelerdir. Filme ismini veren “the wind rises/ rüzgar artıyor” ve “you have to try to live/yaşamaya çalışmak zorundasın” dizeleridir bunlar.

Bu romantik karşılaşma, 1923 senesinde gerçekten olmuş büyük deprem ile karışır. Herkes vagonlardan atlar, yakındaki şehrin alevler içinde kaldığını, rüzgar yüzünden alevlerin hızla yayıldığını görürler. Kızın yanındaki hizmetçi sakatlanınca, genç çocuk zorlansa dahi hizmetçi kızı taşıyarak onları Naoko’nun babasının evine ulaştırır.  

Ancak birkaç sene sonra anlarız ki, ikili tekrar buluşamamış, Jiro evi ziyarete gitse de sadece bir yıkıntı bulmuştur. Ev büyük yangında yok olmuş ve aile de bilinmeyen bir yere taşınmıştır.


Jiro bu arada üniversiteden mezun olmuş, bir çeşit dahi mühendis olarak değerlendirilip, Mitsubishi uçak fabrikasında okuldan yakın bir arkadaşı ile beraber çalışmaya başlamıştır. İkisine de Japon ordusu için uçak tasarlama görevi verirler. Ama bazı gelişmeleri, özellikle metal kanatlı ve hızlı uçak yapmanın hassas noktalarını öğrenmeleri gerekiyordur. (açıkçası o zamanlar uçakların çoğunlukla hala ahşap kanatlı olduğunu bilmezdim) Bu yüzden Almanya’ya gönderilirler.  Burada hükümetsel bir anlaşma söz konusudur. Burada Alman teknolojisi ile yapılmış uçakları gören Jiro rüyasında tekrar Caproni ile konuşur ve ikisi de uçakların güzelliğine karşın insanların onları kötülük için kullanmasının üzücülüğünden bahsederler. Uçaklar gözyüzünde salınmak içindir, güzel bir rüyadırlar ama insanların kötü emellerince kullanılmaya da mahkumlardır.

Jiro’nun uçak tasarımlarında ilham aldığı objeleri gözlemlemesini izlemek, bir kuş, bir balık kılçığı gibi mühendis bakış açısına göre değerlendirmelerini takip etmek çok keyifli ayrıntılardı.


Bir iki uçak tasarımı daha hüsranla bitince bir tatile çıkan Jori’yi müthiş bir sürpriz karşılayacaktır. Yeşillikler arasında resim yapan bir kız görür ve şemsiyesi rüzgardan uçan kıza yardım eder. Bu kız yıllar önce aradığı güzel Naoko’dur. Tekrar yolları kesişmiştir.

Güzel bir ilişkiye başlayan ikilinin arasına Naoko ‘nun hastalığı girecektir. Filmin bundan sonrasında o dönemde yükselişte olan Naziler hakkında ileri geri konuşan bir Alman turist ile muhabbet ettiği için Jiro’nun arananlar arasına düşmesi ve Naoko’nun tüberküloz olmasına karşın, Jiro’dan uzak kalmamak için sanatoryum yerine onunla aynı şehirde kalmak istemesi ile devam eder.

Naoko evlilik seremonisi için hazırken

Sanki Naoko’nun fazla vakti kalmadığını anlayan ikili, küçük bir tören ile evlenir. Yakınları Jiro’ya neden Naoko’yu burada tutuyorsun, onun tedaviye ihtiyacı var, demesine karşın, Jiro, uçak tasarlayabilmem için benim ona ihtiyacım var diyerek, birbirlerinden ayrılmazlar. Burada Jiro’nun bencil bir pislik mi, yoksa zaten iyileşemeyecek karısına gerçekten aşık bir adam mı olduğu ikileminde gittim geldim açıkçası. İkinci olasılığa inanmak istiyorum. Çünkü Naoko’da Jiro’dan ayrı kalmak istemez. Jiro yeni bir uçak tasarımı için gece gündüz çalışırken, gece yanından ayrılmasın diye el ele tutuşurlar ve sigara içmek için bile Jiro’nun odadan çıkmasını istemez. Kendisine zararı olduğunu bile bile, burada iç der.

Jiro en sonunda meşhur Zero uçağını tasarlar. Yüksek hızlara çıkabilen bir savaş uçağı. Savaş yıllarında düşman ülkelere büyük zarar veren uçaklar. Ama pek çok idealist bilim adamı, mühendisin amacı gibi Jiro Horikoshi ‘nin de insan öldürmede başarılı bir araç yapmaktan çok, güzel ve efektif bir uçak yapma hayali ve amacı vardır. Maalesef insanlık her güzel aracı kötü emelleri için kullanır.


Burada filmden bir es verip, bu anlatımın filmde verilmek istenen mesaj olduğunu düşündüğümü belirtmek isterim. Ne Manhattan Projesinde çalışan bilim adamlarının, ne hızlı ve manevra kabiliyeti yüksek uçak tasarlayan mühendislerin, ne de virüslerle genetik olarak oynayıp, ilerde sıkıntı olacak diye “insanlara yarar sağlamak” amacı ile yapılan genetik çalışmalarda bulunan bilim insanlarının, yaptıkları çalışmaların savaş aracı veya hiç yoksa masa başındaki bir güç karşılaşmasında kaldıraç/silah olarak kullanılacağını düşünemeyecek kadar saf olabileceklerine inanmıyorum.

Miyazaki bir savaş karşıtı olarak, özellikle de final filminde savaş uçağı tasarımcısının hayatını anlatan bir film yapması epey bir eleştiri konusu olmuş. Ama filmde anlatılan ana mesaj bu olmadığı için açıkçası beni rahatsız etmedi. Filmde bir üstteki paragraftaki saflık, ya da saflık demeyelim de, hayallerindekini gerçek kılma tutkusundan bahsedildiği, yanında da naif bir aşk hikayesi olduğu için izlerken zihnim farklı yerlere gitmedi.


Jiro karakterinin orijinal sesini kim seslendirmiş diye de ayrıca merak etmiştim. Tabi ki tanıdığım bir aktör değilmiş ama Evangelion’un yönetmeniymiş (Hideaki Anno). Yine de ucundan tanıdık bir animeye ulaşmış oldum. Aktörün sesini çok beğendim nedense. Hiç anime karakteri gibi gelmedi.

Filmin sonunda Jiro’nun uçak çalışmalarında yoğun tempoya geçmesi ve Naoko’nun gizlice sanatoryuma ölmeye gitmesinin ardından, uçak testten geçtikten sonra çayırdan esen şiddetli bir rüzgar, Jiro’nun Naoko’nun göçüp gittiğini anlamasını sağlar.

2. Dünya savaşının ardından Japonya’nın küle dönmüş şehirlerinin ve paramparça olmuş zero uçaklarının kalıntıları arasından yürüyen Jiro, yine Giovanni ile karşılaşır. Havada, onlara son bir selam veren Zero pilotları gökyüzündeki (tıpkı Porco Rosso’da olduğu gibi) şeride katılırken Giovanni “Zero, çok güzel bir tasarım” der. “uçaklar güzel hayallerdir, ama lanetlilerdir”.

Uzaklardan Naoko’yu görürler. Naoko ona “yaşamalısın sevgilim” der. Tıpkı birbirlerine söyledikleri şiir gibi, “rüzgar kuvvetleniyor, seni sarsacak şeyler gelecek, ama sen yaşamaya çalışmaya devam etmek zorundasın” ‘ı anlatır Jiro’ya.


Gerçek Jiro’nun savaşın son yıllarında günlüğüne yazdığı “1941 de kendimizi hiç beklemediğimiz bir savaşın içinde bulduk. Benim gibi Amerika’nın gerçek endüstriyel gücünü bilenler, Japon hükümetinin diplomatik yollarla Japonya’nın kaderini mühürleyecek çatışmalardan kaçınacaklarını düşünüyordu ama bunun yerine tüm ülke yerle bir oldu. Şu anda askeriyenin hiyerarşisini ve politikacıların körlüğünü suçlamaktan başka elimden bir şey gelmiyor.” Cümlesi halen ego savaşları içindeki politikacıların, halklarını nasıl bir bedbahtlığa mahkum ettiklerini düşünmediklerini akla getiriyor. Yıllar, savaşlar geçse de insanlık değişmiyor.


Film sakin, Joe Hisaishi’nin tatlı melodileri ile su gibi akan, yumuşak bir film. Tekrar izlenmeyi hak ediyor doğrusu. İlk yazmayı düşündüğümden daha uzun bir yazı olmuş ama şimdi film ile ilgili fikirlerimi toparladığım için belki bir sonraki izleyişimde daha da keyif alabilirim.

Tüm Ghibli filmleri yazılarımın bir listesi için–>

© Site içerisinde yazıların tüm hakkı saklıdır.


The Wind Rises – Rüzgar Yükseliyor 2013 Anime Film’ için 2 yanıt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s