
Devil Wears Prada’yı yıllar yıllar evvel izlemiştim ama pek hatırlamıyordum. Benim öyle “ay harikaydı, tekrar tekrar izlerim, unutulmaz, muhteşem” şeklinde andığım bir film değildi doğrusu. Neden bu kadar yaygara kopartılmıştı onu da çok anlamamıştım zaten.
Yakın zamanda sinema tv kanallarının birinde görünce, bakayım bari nasıldı ki diye düşündüm.
Hislerimde bir değişiklik olmadı. Hatta daha da gıcık gelmiş olabilir. Klişe üstüne klişe ve üstüne biraz da Amerikan paçozluğu çarptı gözüme.
Öncelikle üniversiteden mezun, akıllı kızımız, bir iş aramaktadır. Üstüne başına çok dikkat etmeyen kızımız, bir şekilde dünyanın en popüler, modaya yön veren dergilerinden birinin baş editörünün yanına asistan yardımcısı olarak kabul edilir. Bu esnada dergide çalışan diğer kadınlar ve patronu tarafından ısrarla kıyafet seçimleri konusunda aşağılanmaktadır. Sonra bir iş arkadaşı bunun gözünü açar. Kızın kıyafet seçimine aldırmamasının aslında onun işine önem vermediğinin ve etrafındakileri küçük gördüğünün bir göstergesi olduğunu söyler. Kız da ay doğru deyip, iş arkadaşının yardımı ile baştan aşağı kıyafet ve makyaj değişimi yaşar. Bu esnada kendini işine adar, başarılı olmak için her yolu dener, erkek arkadaşını ve diğer arkadaşlarını ihmal eder vs. vs. Başarılı olur. Hatta birinci asistanın önüne geçer. Patronunun gazıyla Paris Moda haftasına gitmek için eski asistanı egale eder.
En sonunda tabi ki doğru yolu bulacaktır. Hırslı moda dünyasından ayrılıp, daha mütevazi bir gazeteye geçer. Olgunlaşmıştır falan filan.
Yani bu hırsına yenik düşüp, etrafını kırıp döküp, sonra kendi öz benliğine dönme klişe hikayesi tamam. Bunda yeni bir şey yok. Film de yeni bir şey katmıyor konsepte.
Benim takıldığım başka noktalar var. Havalı, zevkli olarak örneklendirilen konuların uydurukluğu beni çok güldürdü.
En çok takıldığım ise Meryl Streep ‘in canlandırdığı moda dergisinin baş editörünün, hani pradaların, guccilerin yerlere göklere sığdıramadığı, herkesin el üstünde tuttuğu, elit zevkleri olan kadının, sabah starbucks’ın karton bardağından kahvesi gelmediği için olay çıkması. Starbucks kahvesi!! Karton bardak!! Amerikan paçozluğunun bu derece göze sokulabileceği başka bir meta olamaz herhalde. Sen Paris moda haftasına falan giden bir kadınsın ve fast food zinciri gibi standart bir kahve dükkanının karton bardağında kahve içmeden sabahları gergin oluyorsun. Tamam bu çok saçma bir detay kabul ediyorum. Ama galiba ofisimde günlük ortamda gördüğüm özentiliğin, Amerikan markası ve filmler eşliğinde farklı kültürlere empoze edilmesinden rahatsız oluyorum. Yeni nesil ekip arkadaşlarımın karton bardakta latte, frappe vs. içmenin onları cool yaptığını düşünmesi beni üzüyor, komik geliyor ve kimseye de söyleyemediğim için içim içimi yiyor. Zaten starbucks’a gidince de grande bilmem ne boy demelerine sinir oluyorum. Büyük, orta, ufak evladım diyorum içimden. Grande ne? Öte yandan kendimde de bu konuda olmasa da farklı ürünlere empoze edilmiş, şu markayı kullandığımda veya şu ürünü tercih ettiğimde havalı hissettiğim şeylerin olmasına da kızıyorum doğrusu. Hangi arada marka özentisi oldum diyorum. Sıklıkla yapmasam da yapıyorum işte. Kabul ediyorum.
Tamam yıl 2006 olabilir ama yapmayın. Öyle bir kadının ofisinde ona özel kahve makinası olmaması mümkün mü?
Sonra kızımızın giyim kuşam değişikliği. Sonuçta giydiği kıyafetleri moda dergisinde çalışan adam sağlıyorken, diğer iş arkadaşlarına ya da eski arkadaşlarına yaptığı hava nedir?
Kızın dergiden ayrıldıktan sonra iş görüşmesine gittiği gazetedeki adamın tavrı da tuhaf, kızın tavrı da. Bu kısımda da samimi gelen bir nokta göremedim.

Anne Hathaway’i bu yıllardaki filmlerinde pek sevememiştim. Nedense… Kadınca kıskançlık mı? Olabilir. Kendisini ilk eski cnbce dizilerinden Get Real da izlemiştim. Dizide daha 17 yaşındaydı ve gerçekten çok güzel olduğunu ama gözleri güzel diye onları pörtlete pörtlete büyüttüğünü düşünmüştüm. Daha o zamandan kıskanmışım 😊 Şaka bir yana güzel bir kadın. Fakat ilk senelerdeki oyunculuğunun, ya da filmlerinin biraz vasat olduğunu düşünüyorum. Prensesli filmi fena değildi (Julie Andrews yüzü suyu hürmetine), ama Ella falan gibi boş beleş filmleri var. Becoming Jane gerçekten sevmeye başladığım ilk filmi olabilir. Ama fiziken güzel. Ona lafım yok.
Emily Blunt’un ise bu filmde oynadığını dahi hatırlamıyordum. Sonra kocası olan John Krasinski ile beraber bir röportajında, adamın bu filmi yüzlerce kez izlediğini duyunca hadi ya dedim. Bu kadın bu filmde mi oynamış? Açıkçası bu filmdeki performansında bir etkileyicilik yok. Ama diğer pek çok filminde çok çok başarılı. Güzel bir kadın da aynı zamanda. John Krasinski ile çift olmalarını da ayrı seviyorum. Ponçikler.
Netice olarak bence devils wear prada vasat bir film. Letterboxd de falan oyu çok yüksek, çok seveni de vardır illa ki. Ama bu benim fikrim.
© Site içerisinde yazıların tüm hakkı saklıdır.
It’s a movie I really liked.
I’ve seen it at least a couple of times. ❣️