Maxton Hall yazımda bahsedince bu dizi hakkında da yazmak istedim.

The Name of the Rose, yani Gülün Adı Umberto Eco’nun aynı adlı ünlü romanından bir uyarlama. Aslında bu romandan önce (en azından ben) filmini görmüştüm. Filmi 90 larda çok popülerdi. Romanı Türkçe basılınca aileme bir heves aldırmıştım. Ama o zamanki çoğu insan gibi romanın ağırlığı altında ezilmiş ve atlaya zıplaya okumuştum. Romandaki uzun tasvirler (manastır kapısının 4 dolu dolu sayfalık tasviri gibi), uzun Hristiyanlık ve mezheplerinin tarihi gibi, okumaktan yorulduğum, sıkıldığım detaylarla doluydu. Kaldı ki, o dönemlerde, ortaokul çağlarımda bırakın Hristiyanlık mezheplerini, İslamdaki mezhepleri bile bilmiyordum ki. (Din derslerinin anlamsızlığı ve verimsizliği ile ilgili çok fikrim var ama şimdi konudan sapmayayım.)

1986 yapımı başrollerini Sean Connery ve Christian Slater ‘ın oynadığı yönetmeni Jean-Jacques Annaud olan efsane film bir yana, uzun zaman bu diziden haberim olmamıştı. İnstagramda takip ettiğim birisinden görmüştüm. William rolünde John Turturro’nun oluşu diziyi izlemeye karar vermemi sağlamıştı. Kaliteli ve sevdiğim bir oyuncudur kendisi.

Gülün Adı’nın konusundan kısaca bahsetmek gerekirse, Avrupa’nın en karanlık dönemi ortaçağ’ın ortasında, 1300’lü yıllarda, Kuzey İtalya’da dağların ücra bir tepesinde yer alan manastıra vardıklarında William ve çömezi Adso bir cesedin bulunması ile aynı döneme denk gelirler. Sonrasında ardı ardına bulunan cesetler ile olaylar bir cinayet macerasına dönüşür. Bir yandan dini bir tartışma için gelen farklı mezhepten gruplar, bir yandan papa’nın özel engizisyoncusunun korkutucu varlığı ve kütüphaneci ve onun yardımcısı dışında kimsenin girmesine izin verilmeyen labirent şeklindeki kütüphanenin varlığı ile gizemler üst üste yığılır.

Gülün Adı’nın film olarak en etkileyici yanı benim ve etrafımda filmi izleyip seven kitapseverler için o muhteşem kütüphane olmuştur. Kitap manyağı benim gibi birisi için kitap rafları arasında kaybolacağınız, bazen merdivenlerle bazen koridorlarla bazen de gizli geçitlerle birbirine bağlanan yüzlerce odanın varlığı, hala düşündükçe zihnimi parlatan bir zevk dalgası yaratıyor. Filmin en sonunda William ‘ın kollarına sığacak kadar kitabı kucaklayıp kütüphaneden çıktığı sahne ile kitap sever kim bağ kuramaz ki? Bir de tabi el yazması kitapların yazım ve çizim atölyesinin varlığı. Yıllar sonra müzeleri falan gezerken bir matbaa baskısından çok daha titizlikle, elle oya işler gibi yazılmış, resimler çizilmiş, ciltlenmiş ve varlığını hala sürdüren kitapları gördüğümde yaşadığım heyecanı tahmin edebilirsiniz.
Diziye gelirsek. Romanı çok uzun zaman önce okumuş olduğumdan ve sonra taşınmalar esnasında bir yerlere kaldırılıp, şu ara kolayda bulamadığımdan yakın zamanda tekrar okuyamamış olsam da, şimdi ki genel kültür bilgimle tekrar okumayı dört gözle beklediğimi söyleyebilirim. Bakalım bu sefer de atlama ihtiyacı hissedecek miyim, çok merak ediyorum. Ne diyordum. Dizi 8 bölümden oluşuyor. Rai yapımı imiş. Konuyu biraz yaya yaya anlatmışlar. Bu rahatsız etmiyor. Bence güzel olmuş.
Romanın cinayet serisi hikayesi dışında kalan anlatılarının detayını çok net hatırlamıyorum. Bu sebeple dizide işlenen yan hikayeler, Dolcinoculuk tarikatının hikayesi gibi detayların roman ile uyumluluğu ile ilgili bir yorumum olamayacak. Adso ve kız hikayesi biraz uzatılarak aralarındaki yakınlaşma daha insani bir hale gelmiş. Bu da aşk temasını daha inandırıcı kılıyor.

Dizide hoşuma giden bir başka detay ise manastırdaki farklı ülkelerden gelmiş insanların tiplerine ve konuşmalarına dikkat edilmiş olması. Uppsala’lı bir rahip gayet sarışın kuzey Avrupalı bir tip seçilmiş mesela, veya Avusturya kökenli olan Adso’yu Alman (Maxton Hall’daki yakışıklı genç Damian Hardung) canlandırmış gibi.
William ‘ın bir İngiliz olduğuna hiç dikkat etmemişim (gerçi John Turturro Amerika’lı ama neyse). William karakterinin yazılırken Sherlock Holmes’den esinlenildiği yorumunu hatırlıyorum. O zamanlar henüz Sherlock Holmes’u Hound of Baskerville düzeyinde bilmezdim tabi.
Dizideki bu karakterlerin ülkelerine göre aktör seçimleri ve onların arada kendi dillerinde konuşmaları ayrıntısını çok beğendim. Romanı bu gözle de tekrar okuyacağım.

İğrenç engizisyoncu Bernardo Gui’yi Rupert Everett canlandırmış. Gençken beğendiğim bir aktördü. Burada nasıl o korkunç engizisyoncu olmuş, şaşırdım. Engizisyonculardan Gülün Adı filmini ilk izlediğimden beri – yani çok küçüklükten beri- korkarım, sonrasında onlar ile ilgili izlediğim belgesel ve diğer filmler de buna olumlu bir katkı sağlamadı tabi. Korkunç insanlarmış.
Dizideki kütüphane filme göre biraz vasat geldi. Biraz bilgisayar efekti ile coşturmaya çalışmış olsalar da, bence filmdeki kütüphane görsel olarak çok daha etkileyici idi. Yine de fena değil ama o kendini kaybedeceğin labirent hissini tam verememişler.
Dağların tepesindeki manastır, yine bilgisayar efektleri ile görkemli ve güzel resmedilmiş. Dış mekan çekimleri oldukça güzeldi.
Diğer köylüler, Adso’nun karşılaştığı kız gibi dini karakterler dışındakiler, filmde konuşmaktan aciz tuhaf yaratıklar gibi canlandırılmışken, dizide daha insani olmuşlar. O dönemki savaşlardan, açlıktan, fakirlikten etkilenen, hayatları din adamlarının insafına kalmış olarak, çok daha gerçek varlıklar olarak izlenim bırakıyorlar.
Arada din, mezhep tartışmaları ile uzatmış olsalar da, genel olarak sevdiğim, sürükleyici ve kolay izlenir bir dizi olmuş.
Dizide aklımda kalan iki etkileyici cümle vardı.
Biri ilk bölümde William’ın Adso’ya söylediği söz;
“Kör liderler kör insanları uçuruma sürüklerler” sözü (bu durum tanıdık mı geldi?)
Bir diğeri ise son bölümde yine William’ın Adso’ya söylediği söz;
“Bir gül solduğunda güzelliğinden, renginden, kokusundan geriye sadece bir kelime kalır. O da adıdır.”
© Site içerisinde yazıların tüm hakkı saklıdır.

One thought on “The Name of the Rose – Gülün Adı – 2019 Dizi / Mini series”