Bahar yorgunluğu

Bu aralar üzerimde bir ağırlık, sormayın gitsin.

Ramazan desem, oruç tutmadığım için onun uykusuzluğu değil bu amma velakin bir ağırlık işte. Uyanmak zor, yürümek zor…

Fiziken yorgunluk bir kademe ama en zoru zihinsel yorgunluk. İnsanın kafası iki katı ağırlığındaymış gibi omuzlarımın üstünde bir yük.

Okuyorum, izliyorum, geziyorum… Zihnimde cümleleri diziyorum ama bilgisayar başına geçip yazmaya üşeniyorum. Kağıt kalemle yazdıklarımı da temize geçirmeyi erteliyorum.

Bu arada fark ettim ki, ana sayfamda “gezi” başlığı açmış olsam da hiç gezi yazısı eklememişim. En azından seyahatlerimden önce araştırıp yeterli cevap bulamadığım bazı konulara değinebilirim. Ya da değinmem. Keyfime bağlı.

Procrastination. Erteleme. Instagramda orada burada feedlerde önüme düşen tabirler. Neden erteliyoruz? O kadar çok sebebi var ki. Muhtemelen tepede birleşiyorlar. Bunu da yazmaya üşendim şimdi. Doğru şeyler yazmam için biraz okuyup not almam lazım. İşte bundandır “erteleme”.

Bu aralar haldır huldur okuyorum. Bazen bir sayfa bile gitmezken günde, şimdi yutuyorum sanki kitapları. Bakalım ne kadar sürecek. Düşünmekten mi kaçıyorum, düşmekten mi, yaşamaktan mı? Hangisi? Hangisi?

Paulo Coelho’nun bir sözü düşmüştü önüme Instagramda.

One day you will wake up and there won’t be any more time to do the things you’ve always wanted. Do it now.

O kadar, o kadar doğru ki. Etrafımda ki insanlara bakıyorum, kendim de dahil, bazen hep bir bekleme halindeyiz. Bu olsun öyle, şu olsun öyle. Bazen mecburen bekleriz. Uçurumdan atladığında kanatların çıkması garantisi yok sonuçta. Ama paraşüt bulana kadar bekledikten sonra atlayabiliriz. Paraşüt sağlam mı, açılacak mı, ipler dolanmış mıdır? diye düşün düşün dur.

Kelimelerin akmasını ve bir havuz oluşturmasını istiyorum. Gölete ayaklarımı sokayım ve şap şup zıplayayım içinde. Etrafa kelimeler sıçrasın. Kirletmesin ama etrafı. Biraz ferahlatsın sağı solu, sonra leke bırakmadan buharlaşıp gidebilirler. Belki bir ıtır bırakırlar geride. Bir hatıra olur üstleri ıslananlara. Ama en çok bana. Kendime kelimelerden bir taç yapayım. Arada takar, dolanırım etrafta. Deli derler belki, ama artık umurumda değil insanların ne dediği. Çoğu zaman… Hep değil. Bazen takılıyorum hala.

Kalpler korkuluklarla çevrili. İçeri girerken oksijen tüpünü takıyoruz. Sakın kibrit çakmayın yoksa patlar. Yangın tüpünün dolu olduğundan da emin olun. 3 kglık tüp yetmez, yoğunluk fazla en az 8 kg lık tüp takmalı duvarlara.

Baharın gelişini yorgunluğuna rağmen bir de leylekler için seviyorum. Havada bunları görünce zıp zıp zıplayasım geliyor, küçük bir çocuğa dönüşüyorum. Ve anlamıyorum insanları da, nasıl bu kadar sakin kalabiliyorlar bu dev kanatların altında. Bunların yüzlercesi döne döne havada girdap oluşturmuşken, nasıl hayranlık içinde kalmazlar ve bakıp geçebilirler öylesine. Ben her seferinde ilk defa görmüş gibi heyecana kapılmışken, arada kendimi kaybedip ellerimi çırparken, şöyle bir havaya bakıp geçmelerine insanların, epey bir içerliyorum. Söylemiyorum yüzlerine tabi. Hemen insanın hevesini kaçıracak birşeyler söylerler çünkü. Kalpsizler.. Biraz acımasız mı oldu ne? Aman kendi kendime dertleşiyorum zaten. Öyleler işte.

Hoşgeldin Bahar diyeceğim ama bu da hemen aklıma son zamanların popüler dizisi Bahar’ı getirecek. Uzun ama gerçekten çok uzun zamandır hevesle beklediğim, hatta reklamlara rağmen tvden izlediğim bir Türk dizisi olmamıştı. Her ne kadar bir Kore dizisinden uyarlanmış olsa da, karakterlerin canlandırılışları, uyarlama ve oyuncuları ile mükemmel. Nazar değmesin. Sulanmasın, tadında bitsin inşallah.

Neyse. Ben o zaman hoşgeldiniz leylekler diyim. Gözüm havalardaydı, hoşgeldiniz güzellerim benim. Hep üzerimden geçin, hep uçun canlarım. Uçacak, konacak, konaklayacak, göç edeceğiniz diyarlarınız bol olsun.


One thought on “Bahar yorgunluğu”

Bir yanıt yazın