
Korsaj ‘ın önce ismi cezbetmişti beni. Dönem filmleri/dizilerini sevmeme rağmen, kadınların iplerini çeke çeke kendilerini hapsettikleri o çelik hapishane fikri bana çok itici gelmiştir oldum olası. Her ne kadar incecik bel güzel gözükse de, ipleri bağlama görüntüsü beni bir darlardı. Hele hele büyüdükçe ve bu aksesuarın asıl misyonunun kadınları şekil olarak sınırlama olduğunun farkına vardıkça bu olaydan daha da soğudum.
Neyse. Korsajı bununla ilgili bir film sanıyordum. Sonra ya önce konusunda okudum, ya da filmi izlemeye başladığımda anladım ki meğerse film Avusturyanın meşhur imparatoriçesi Sisi lakaplı Elizabeth ile ilgiliymiş. Bu ağır tempo ile başlayan film ile ilgili ekstra bir merak saldı bana, izlemem için enerji verdi.

Sisi’yi Romy Schneider’in başrolünde oynadığı filmlerden duymuştum. Bu seriyi parça parça seyretmişliğim vardı. Ama esas ilk bilinçli öğrenmem Arte kanalında rastlamış olduğum bir filmle olmuştu. İmparator Franz ‘ın gelin seçmek için geldiği Wittelsbach konağında büyük abla yerine küçük kız kardeşine ilgi duymasının anlatıldığı, Franz’ın soğuk, dünyadaki yerini amacını bilemeyen bir adam olarak resmedildiği, Sisi’nin ise delişmen bir kız olduğu, avcı kostümü ile falan koşuşturduğu hali. Franz’ın ormanda kaybolduğu bir esnada, bir avcının evini bulması, epey bir bunalımda olan Franz’ın kafası karışık halini gören avcının ona sen imparatorsun, istediğini yaparsın, istersen masayı bile ısırabilirsin demesinin ardından, tam masayı ısırırken kapının açılıp içeri giren Sisi’nin suratında oluşan o sevimli sırıtış aklımda kalmış. Filmin bende bıraktığı his, iki deli birbirini bulmuş. Ne güzel aşık olmuşlar idi.

Yıllar sonra Viyana’ya gittiğimde, her yerde Sisi’nin portreleri vardı. Upuzun dalgalı saçları ile gerçekten güzel bir yüzü olan genç bir kadın. Muhteşem. Bir prenses masalı.
Geçen sene Sisi ile ilgili iki yeni dizi olduğunu öğrenmiştim. Birini zar zor bulup izlemeye başladım ama devamını izleyememiştim. (Bu aralar yeni bir motivasyon ile arayıp, buldum, ve izliyorum.) İlk bu dizi esnasında öğrendiklerim benim bu aşık prens-prenses rüyasından bir uyanmama sebep olmuştu. Film daha da uyandırıcı oldu.
Korsaj filminin gerçeklerle bağlantısı bazı noktalarda zayıf. Ama tema olarak oldukça etkileyici ve ruh olarak sanırım gerçeğe yakın.
Gerçeklerden gelenlerin bir kısmını özetlemek gerekirse; Sisi özgür bir ruhla yetişmiş bir genç kadınmış. İmparator ona aşık olmuş olmasına ama alıp Viyana’ya götürdüğünde sanki altından bir kafese kapatmış olmuş. Kraliyetin getirdiği kurallar, uyulması gereken davranışlar Sisi’ye hep zor gelmiş. Sık sık tatil sarayına veya Macaristan’daki evine gidip gelmiş. Franz’da pek çok metres almış aslında. Tek bir kadına bağlı kalmamış fiziksel olarak. Ruhen bilemeyiz tabi ama Sisi öldürüldüğünde etrafındakilere bu kadını ne kadar sevdiğimi bilemezsiniz demiş. Ayrıca Sisi’nin ölüm haberi ona geldiğinde, haberi getirenlere gerçekten suikaste mi uğradığını yoksa intihar mı ettiğini sorup, teyit almış. Suikast olduğunu duyunca biraz rahatlamış. İntihar etmesinden korkuyormuş belli ki. Sisi saray kurallarından daha ilk baştan itibaren baskılanmış ve bu da onu bunalıma sokmuş. Ayrıca yaş aldıkça da kırışıklıklara, kilo almaya, güzelliğini korumaya takıntılı hale gelmiş.

Aralarındaki romans filmlerde belirtildiği gibi de değilmiş tam olarak. Bunu öğrenmek beni biraz üzdü.
Filmin anlatımına gelirsek, artık 40 yaşına gelmiş Sisi’nin etrafındaki insanlardan kilo almışsınız, yaşlandınız, epey değişmişsiniz gibi laflar duymaktan bıkması, kraliyet görevlerini bazen numaralar ile bazense alenen başından savması, yakınları olan, yardımcı kadınlardan birinin ifadesi ile o bu çağa ait bir ruh değil ifadesi onu aslında basitçe tarif ediyor.
Filmin anlatımındaki etkileyicilik dönemden bağımsız olarak kadının anlatımı olması. Toplum baskısı, aile baskısı, beklentiler bir insanı nasıl köşeye sıkıştırır görüyoruz. Bu tabi 21. Yüzyıl bakış açısı ile renklendirilmiş bir anlatım. Bazı sahnelerde dikkatimi çeken objeler özellikle mi sahnede bırakılmış, merak da ettim doğrusu. Örneğin at arabası ile seyahat ederlerken, arka fonda gözüken bir traktör, ya da o döneme göre daha modern ekipmanlı gemi gibi.
Oğlu ile konuşurken bazı ruhların saraya ait olmadığı ile ilgili bir cümle kurarlar. Oğlu da bunu destekler. Film izlemeden önce oğullarının ileriki yıllarda intihar ettiğini okumuştum. Sisi’nin oğlunun ölümünden sonra bunalıma girmiş olması da gayet normal, gayet insani.
Filmde bana etkileyici gelen küçük kızları ile olan ilişkisi. Kendisi gece vakti ata binip koştururken kızını da yanına alır bir gece, ama kız üşütür. Kocası, Franz gelip onu azarlar. Sen ne yapıyorsun diye. Küçük kız ara ara annesine sessiz sessiz ayar verir. Bunu yapmak uygun değil, burada bulunmak görevimiz gibi. Annesine eleştirir gözle bakar. Bu da Sisi’yi oldukça yaralar. Oğlu nasıl saraya uygun bir ruh olmadığını söylemişse, küçük kızın sarayın iliğinden kemiğinden olduğu o kadar bellidir. Annesine gelip onunla gurur duyduğunu anı söyleyen küçük kızın, bilmese de, kendi yerine dublörünü gönderdiği bir etkinliği söylediğini anlayan Sisi, sadece gülümser.
Diğer güzel anlardan biri Sacher Torte’yi keyfini çıkarta çıkarta yediği sahnedir.
Film beklediğim dönem filmi olmaktan uzak olsa da, bana çok etkileyici gelen bir kadın filmi olduğu ortaya çıktı. Herkes sever mi bilemedim. Ben de tam anlamıyla sevdim diyemem, ama unutamayacağım ve içimde yer eden unsurlar barındıran bir film olduğunu söyleyebilirim.
Finale şaşırdığımı da söyleyebilirim. Beklemediğim bir finaldi. Ne? Nasıl yani? dedim. Detayını söyleyemeyeceğim.
Ama esas beni benden alan, finalden sonraki jeneriğin aktığı andaki sahneler.

Sisi’yi canlandıran kadının kendi içinden geldiği gibi yaptığı dans, fonda çalan Soap&Skin ‘in “In Italy” isimli şarkısı beni yerden birkaç cm (haydi 75cm diyelim) uçurarak, bambaşka diyarlara götürdü. Hala gözlerimi kapatıp bu şarkıyı dinlediğimde o diyarlara gidebiliyorum. Galiba filmin en unutamayacağım sahnesi bu sondaki dans sahnesi olabilir.
© Site içerisinde yazıların tüm hakkı saklıdır.
Hear me
Feed me
Nurse me
Motherly
Lead me
Teach me
Searchingly
Reach me
Release me
Secretly
Awake me
Hopefully
in Italy