
Ghibli animelerini arka arkaya izlerken beni duraklatan bu anime aslında bir yandan oldukça ilginçken, bir yandan da o kadar garipti ki, kendimi vermem, içine girmem çok zor oldu. Herhalde iki-üç kere baştan başlamış olabilirim.
Ghibli filmlerine tekrar dönüş motivasyonum Miyazaki’nin son filminin artık sinemalara gelmiş olması oldu. Onu da izledim tabi 💙
Tüm Ghibli filmleri yazılarımın bir listesi için–>
Pom Poko yaklaşık iki saatlik süresi ile uzun, konusu ve işlenişi itibari ile izlediğim diğer Ghibli filmlerinden epey farklı idi. Sahneler arası bağlantılarda bir dış ses anlatımı vardı, ama bu dış ses beni filmin içine çekmekten çok uzaklaştırdı gibi oldu.

Baş karakterlerimiz Rakunlardır. Aslında orjinal ismine göre köpekgillerden Japon Rakunu diye geçiyor. Japonya’ya özgü endemik bir türmüş. Bundan sonrasında uzun uzun Japon rakunu demiycem tabi. Benim için rakun rakundur. Rakunlar insanların yerleşim yerlerine ara ara uğrasalar da aslında kendi bölgelerindeki ormanlarda yaşarlar ve farklı rakun grupları aralarında arazi savaşları yaparlarmış. Ancak kendilerinden daha vahşi bir canlıyla karşılaşınca iş birliği yapmak zorunda kalacaklardır.

Bu rakunlar özeldir. Dönüşüm geçirerek görüntülerini değiştirebilirler. Hatta tam olarak insana bile dönüşebilirler. Konuşabilirler. Bu yetenek tilkilerde de varmış ve bazı kedilerde de. Japon efsanelerinde rakunların yaramaz ve eğlenceli olduklarına, gizlenme ve şekil değiştirme ustaları olduklarına inanılırmış. Bu anime de aslında bu efsane ve hikayelerden esinlenmiş.
Rakunların karakterleri, hareketleri genellikle oldukça komiktir. Birbirlerine lafla takılırlar, tehlikeli bir görev ortaya atılınca, gönüllü olmamak için uyuyakalmış numarası yaparlar, çaldıkları tv’de insan programlarını ama özellikle yemek programlarını ağızlarının suyu aka aka izlerler ve hamburger çok severler. Eğlenmek ve kutlama yapmak için en ufak bahane onlara yeter.
Ormanları, bölgeleri insanlar tarafından istila edilip, ev yapmak için kazılan, bozulan bizim rakunları kendi aralarında kavga etmeyi bırakıp, insanlara karşı önlem almaları gerektiğini anlatan nine rakun onları toparlar ve diğer daha yaşlı bilge rakunlardan dönüşüm eğitimi almalarını sağlar. İnsanları bölgelerinden uzak tutmak için 5 yıllık bir plan yaparlar.



Dönüşüm eğitiminde başarılı olanlar kadar, olmayanlar da olur. Daha yeteneksiz veya isteksiz olanlar. Dönüşüm de ne dönüşümdür ama. İsterlerse bir vazo, isterlerse dev bir ejderha, isterlerse kadına, erkeğe dönüşebilirler.
İçlerinden daha tez canlılar ormanlarının yok oluş hızlarına 5 senenin yetişmeyeceğini anlayıp, insanlara hemen saldırmaya karar verirler. Başta biraz zarar verip, inşaatları duraklatsalar da insanların ne kadar inatçı, ne kadar çıkarcı, ne kadar acımasız olabileceklerini bilemezler. Aşırdıkları bir televizyondan yaptıkları kazaların inşaatları duraklatmasını görünce sevinip, iki gün sonra daha fazla adamla gelenleri görünce moralleri bozulur.


Filmin ana konusu rakunların topraklarını insanlardan koruma çabasıdır. Kimi kez kılık değiştirip kazalara sebep olurlar, kimi kez hayalet görünümü alıp, bölgeyi tekinsiz ilan ettirmeye, kimi kez tapınaklarda hayvan-tanrı şeklinde görünüp dini bölge olarak korumaya alınmasından yürümeye çalışırlar. En son büyük rakun liderler ile bir hortlak gecesi şeklinde inşa edilmiş evlerin arasında korkunç figürler yaparak insanları korkutsalar da akıllı bir girişimci onların gösterisine konunca yine hayalkırıklığına uğrarlar.

Nine rakun’un toprak krizi çözülmeden çiftleşmeyin uyarısına bir sene dayanabildikleri için nüfusları artarken, toprakları azalır, gıdasız da kalmaya başlarlar, ve insanların çöplerini karıştırmak zorunda kalırlar.
Film bana yıllar evvel ya Gırgır ya da Fırt karikatür dergilerinden birinde okumuş olduğum Bir Varmış Bir yokmuş isimli hikayeyi hatırlattı. En azından ben ismini böyle hatırlıyorum. Eskiden karikatür dergilerinde çok güzel hikayeler olurdu. Bu da kendi orman ve koylarının geçmişini bir solucanın ağzından anlatıyordu. İnsanların ilk nasıl sadece piknik için geldiği, sonra, ormanın içine bir ev yaptıkları. Kolay yiyecek için eve karıncalar, fareler girdiği zaman nasıl sinirlendikleri, kapanlar kurdukları ve arkadaşları ölen hayvanların onları kovalamak için saldırılar başlatmalarını. En sonunda insanların en değer verdiği şeyin olduğu kutuya ulaşıp içindeki kağıtları yer fareler. İnsanlar sabah paralarını yenmiş görünce gözleri döner. Giderler. Ama sadece daha büyük dozerlerle gelmek için. Paraları gidince araziyi satmışlardır, yeni evler, oteller yapılır. Otoban yapılır. Hayvanlar o yollarda ezilir, içecek temiz suları, sığınacakları ağaçları kalmaz. Son kalanlar da pıllarını pırtlarını toplayıp gitmeye hazırlanırlar. İşte Bodrum’un bir varmış bir yokmuş hikayesidir diye biter. Beni çok etkilemiştir bu hikaye. Yazlık yerlerdeki insan arttıkça yaşanan sıkıntıları bir fiil izlerken hep kafamda tekrar eder durur. Bir varmış bir yokmuş.

Bu anime de gerçeklere acı bir ayna olur. En sonunda insanları yenemeyen rakunların, anlaşıldığı kadarıyla tilkiler daha önce böyle yapmıştır, değişemeyenleri geride bırakarak, insana dönüşüp şehir hayatına karışması ama öte yandan insanların bu kalabalık, itiş kaçış içinde nasıl dayandıklarını da anlamadıkları bir hayat. Sonda yine biraz ümit ışığı bırakmaya çalışmışlar. İnsan-rakunlardan birinin evine dönerken yolda değişmemiş bir rakunu görmesi ve onu kanalizasyondan takip edip, diğer rakunlar ile bir golf sahasında hoplayıp zıplaması azıcık hayalidir.
Ormanlar belli miktarda azaltıldıktan sonra insanlar çevre değişiminin hayvanlara yaşam alanı bırakmadığını farketmiş bununla ilgili gösteriler yapmış ve şehirlerin içinde park alanları ayırmışlar. Ama tabi ki bunlar eski yeşil alanların sadece bir gölgesi olabilir. İstanbul’da ve çoğu ilde bunu görüyoruz. İnsanlar konut için herşeyi bozup mahvediyor. Aslında böyle şikayet etmek, şehrin nimetlerinden faydalanmaya devam ettikçe nasıl da ikiyüzlülük. Sanki sokakta fareler, evde böcekler görünce onları korumaya alıyoruz. Sanki gidip marketten şişelenmiş suya para verip almıyoruz.

İkinci dünya savaşından sonra kendini biraz toparlayan Japonya da 1967 de ekonomik büyüme ile Tokyo ve civarında konut talepleri artmış, ekilebilir tüm araziler, toplu konutlar yapmak için yerle bir edilmiş. Korkunç bir hızla büyük siteler yapmışlar. Koca dağları, civarındaki ormanları oyarak konutlara yer açmışlar, amaç da konutlara doğanın içinde sessiz alanlar sağlamakmış. Doğayı bozarak doğanın içinde yer açmak mı? Tanıdık mı geldi? Gerçekten çok mantıklı, değil mi? 50 sene öncesindeki fikirlerle hala devam.
Daha önce tek katlı evlerde yaşarken, insanlar bu apartman bloklarına taşınmış. Ormanlık alanlar hunharca kesilirken, güya insanların rahat edeceği düzenlemeler yapmışlar ama olay doğanın normal düzenini bozup, yapay bir şekilde insan kontrolüne almaya çalışmak. Bu açıdan bakınca nizami Japon bahçeleri, orası burası kesilip kişinin istediği şekilde büyütmeye çalıştığı bonzai ağaçları insanın doğaya kırbacı gibi geliyor.

En azından belli bir zaman sonra doğanın birazının da bırakılmasını gerekliliği insanların aklına gelmiş. Gerçekten de Tokyo’nun günümüzdeki hali bina-bina-bina şeklinde, tuhaf bir beton yığınıdır. Yine de şehrin belli yerlerindeki tapınaklar, civarı korunmuş, parklar yüzyıllık ağaçlar ile şehre nefes aldıran noktalar olarak kalmış.


Rakunların çizimlerinde dikkat çeken unsurlar cins belirteçleridir. Kadınlar memeleri ile çizilip, kibarca üstleri kapatılmışken, erkeklerin alttan sallanan testisleri çok komiktir. Bir de bu dönüşümde bir testis takıntısı vardır ki, o testisler büyüyerek paraşüt dahi olurlar.

Böyle böyle abukluklarla dolu, Ghibli filmlerinin diğerlerinde de gördüğümüz doğaya ve hayvanlara saygı duyulmasının gerekliliğini anlatan tuhaf bir animedir Pom Poko. Sevdim mi? Tam olarak sevmedim diyemem doğrusu. Kendi içinde şirinlikleri ile, basit görseller ile vermek istediği mesajı verebilmesi ile aslına bakarsanız oldukça başarılı. Özellikle iş makinelerinin doğayı yemesi sahnesi, direkt olarak kalbime kendi yok edilen zeytinliklerimizi, Kaz dağlarımızdaki, Akbelen ormanlarındaki kıyımı getirdi, can yaktı.

Başta da dediğim gibi belki anlaması zor olacak diye, belki de sadece yazar/yönetmen öyle tercih etti diye, bir dış sesin anlatımı yorucu geldi. Şu anki hissim, şimdiye kadar izlediğim Ghibli filmleri arasında tekrar seyretmem diyebileceğim bir anime olarak konumlandı içimde. İlerde fikrim değişebilir.
Tüm Ghibli filmleri yazılarımın bir listesi için–>
© Site içerisinde yazıların tüm hakkı saklıdır.

One thought on “Pom Poko – Heisei Tanuki Gassen Ponpoko – 1994 Anime Film”