Sound of Metal

Bu film de bana Letterboxd nin kazandırdıklarından.

Açıkçası filmin oradaki tanıtımından çok, yorum yapanların birinin yazdıkları merakımı cezbetmişti, yoksa işitme duyusunu kaybeden bir bateristin hikayesi olarak geçince dram filmidir dayanamam diye izlemezdim. Ama yorum yapanlardan birinin kendi yaşadıkları ve filme duyduğu hayranlık beni çok etkiledi ve çok meraklandırdı.

Şansıma Amazon Prime ‘da olduğu için kolaylıkla da izleyebildim.

Filmin çok ama çok güzel olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Başroldeki Riz Ahmed’i hiç tanımıyordum. Bir – iki filmde görmüş olabilirim ama aklımda yer etmemiş. Ama bu filmde aklımı başımdan aldı. Bakışlarındaki o çaresizlik, çözümsüzlük veya karar verdiği zamanlarda ki o kabulleniş, duyguları öylesine samimi, abartısız yansıtmış.

Riz Ahmed – Ruben

Biraz hızlı giriş yaptım. Filmin hikayesi tanıtımlarında da geçtiği gibi işitme gücünü bir anda kaybeden baterist Ruben’in hayata adapte olması, sağırlığına bir çare araması ve bu yolda yaşadıkları olarak özetlenebilir. Ama bunun ötesinde bir film. Film standart bir “hayatım değişti ve bundan nasıl mucize çıkardım” filmi değil çünkü.

Hayatınızda işitmesi zayıf olan bir kimseniz var mı bilmem. Benim var. Bazen söylediklerimi 4-5 kez tekrar ettirildiğimde hissettiğim ve belli ettiğim sabırsızlık ve öfkenin karşımdakini ne kadar kırdığını fark edemediğim anlar oluyor. Filmde sağır olan Ruben’in öfkesini ve karşısındakine duymadığını anlatmaya çalışırken ki bıkkınlığını görünce için titredi doğrusu. Öfkelenmeye, sabırsızlık hissetmeye hakkı olan ben miyim, bu zorluğu yaşayan mı?

5 duyumuzun her birinin ne kadar değerli olduğunun herzaman farkında olmuyoruz. Bununla ilgili başka harika bir film daha var tabi. Bknz. Perfect Sense. Ama konuyu dağıtmamam lazım.

Film ile ilgili heyecanını kaçıracak bir tüyo vermeden hayranlığımı ifade etmek istiyorum. Ruben ile sonradan sevgilisi olduğunu ve beraber otobüste yaşadıklarını öğrendiğimiz bir kız ile sahnede hard metal bir parça çalarken tanışıyoruz. Filmin ilerleyen sessizliğine tezat olarak, herhalde oluşan sessizliğe daha da dikkat çekmek için gayet gürültülü bir giriş yaparız. Ben açıkçası bu ağır müzik sesinin yavaş yavaş azalacağını bekliyordum ama filmin başından gidişatın kötü olduğu belli oluyor.

Film bir aksiyon filmi değil elbette ama öyle durağan da geçmiyor.

Zaten beni etkileyen noktalarından biri de bu oldu aslında.

Bir sahnede, Ruben kaldığı yerde sabah erken uyanınca evin tamir gerektiren işlerini yapmaya başlıyor. Oranın sorumlusu bunu görünce ona engel olup, buraya iş yapmak için gelmedin deyip, onu bir odaya masanın başında oturmaya gönderir. Önüne de bir bloknot ve kalem koyar. Sadece burada otur der. Ve yaz. Ne ile ilgili istersen yaz. Başta bunu Ruben gibi tuhaf karşılasam da sonradan adamın söylediği bir söz beni kalbimden vurmuştu. Hiçbirşey yapmadan oturamıyor musun?

O anın keyfini çıkarmak. O anda olmak. Fark ettim ki bazen ben de boş kaldığım bir anda mutlaka birşeyler yapmam lazımmış gibi hissediyorum. Kitap mı okusam, film mi seyretsem, müzik mi bulsam, nakış işleyebilirim uzun zamandır duruyordu, ya da resim mi yapmaya çalışsam, bir sürü merak ettiğim konu vardı onları inceleyeyim vb.

Günlük yaşamda değil ama seyahate çıktığımda da böyle hissettiğim oluyordu. Zaman beni kovalarken görmem gereken yerlere yetişmem gerekiyor gibi baskı hissedip, hızlı hızlı yol almaya çalışırdım. Sonra farkına vardım.  O mutlu hissettiğim nokta da kalıp zamanı durdurabiliyordum. O anda güneşin veya rüzgarın içime işlemesini, kahvemi acelem olmadan içip, bir yerlere geç kalsam da görmediğim yerler kalsa da, o anda yaşadığım keyfi içimde taşıyacağım için anda kalıp zevk almayı başarmayı öğrendim. Yani elimden geldiğince diyelim. Sonuçta her zaman yapamadığımı kabul de ediyorum.

Ama filmin bu hissi anlatışını çok sevdim. Bunu dediğim gibi sadece seyahatlerde, sanırım zaman sadece bana aitken yapmaya çalışsam da, rutin yaşamda, yani iş-ev sorumlulukları ile baş etmek her zaman mümkün olmuyor. İnsanın kendisini yok eden mükemmeliyetçilik sorunundan muzdarip biri olarak, işler istediğim zaman ve şekilde gerçekleşmediği zaman hissettiğim öfke bazen beni ele geçiriyor. Ya da günü panik içinde birşeyleri yetiştirme derdi ile geçirip bitiriyorum, işler tamamlanmadığında da geriye kötü bir yetersizlik hissi kalıyor.

Aslında değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabul edip kendimizi olan olaylara göre değiştirebiliyor olmamız gerekir. Ama bunu da çoğunlukla yaşamadan öğrenemiyoruz herhalde.

Konuyu filmden alıp götürmüş gibi görünsem de, aslında filmin ruhu bu. En azından bana hissettirdiği.

Mükemmel oyunculuklar, çünkü sadece Riz Ahmed değil, o gittiği kamp sorumlusu Joe’ yu canlandıran Paul Raci’n de hislerini ekrandan size geçiriyor. Onun da vermesi gereken kararlarda, kendi bir dinginliğe varmış gibi gözüken yaşamında hala hissettiği çalkantıları anlatışı. Hele bir sahne de… bunu gerçekten spoiler diye alt paragrafta yazacağım.

Paul Racin – Joe

<spoiler>

Ruben kulak ameliyatını olup, kampa geri döndüğünde, Joe’nun gruptaki insanların motivasyonları  için burada artık kalamazsın, beni anlıyorsun değil mi diye onu oradan kovarken ki, kesin kararlı , yapmak istemediği birşeyi yapan, üzgün ifadesi, o başka çözüm bulamadığı ifadesi içimi yakmıştı.

Madem spoiler içerisindeyim, o zaman o son sahneyi de söyleyebilirim. O kulaklıkların çıktığı ve Ruben’in huzura kavuştuğu an. Daha başka ne söylenebilir ki…

<end of spoiler>

Riz Ahmed bu seneki Golden Globe’da aday çıkmış. Diğer filmlerdekileri aktörleri izlemediğim için sonucu tahmin edemeyeceğim ama bu filmde kendine büyük yol açtığı kesin.

Filmin hem yönetmeni hem de yazarlarından biri olan Dairus Marden’in, yönetmen olarak bu ilk filmiymiş. Daha önce bir belgeseli gösteriyor imdb. Devamında neler yapar bilmem ama bir sonraki filmini merakla bekleyeceğim.

Son olarak Joe’dan bir replik ile yazıma son veriyorum.

Joe: I wonder, uh, all these mornings you’ve been sitting in my study, sitting, have you had any moments of stillness? Because you’re right, Ruben. The world does keep moving, and it can be a damn cruel place. But for me, those moments of stillness, that place, that’s the kingdom of God.

© Site içerisinde yazıların tüm hakkı saklıdır.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s